‘Gerçek Bilim’ vs. ‘Kâbus Film’ – 1. Bölüm

‘Gerçek Bilim’ vs. ‘Kâbus Film’ – 1. Bölüm

İki tıp sisteminin karşılaştırmasını sunuyoruz; biri Pastör’ün mikrop teorisine [monomorfizm/tek biçimci ekol] dayanıyor, diğeri Béchamp’ın hücre teorisine [pleomorfizim/çokbiçimci ekol].

Mikrop teorisine göre dışarıda hazır bekleyen mikroplar var ve bunlar insan bedenine girerek nedensiz yere hasta ediyor.

Hücre teorisine göre ise bedenimizdeki ölümsüz organizmaların kirlenen iç ortamın gerektirdiği şekilde temizleme – yıkımlama – dönüştürme görevlerini ifa için girdiği değişik biçim ve çalışmalarının sonucu olarak açığa çıkan metabolik atıkların oluşturduğu yük yüzünden rahatsızlık yaşıyoruz.

“Organizma değil hasta eden, o organizmaların metabolik faaliyet sonucu ortaya çıkardığı atık ürünler. İnsan bedeninde metabolizma tamamen dengedeyse hiçbir hastalığın oluşması mümkün değildir”

– 1944, The Smithsonian Enstitüsü yıllık raporu, Rife Mikroskobu).

Hastalık Paradigması

“Bir düşünce akımı (modern tıp ve monomorfik perspektif) diyor ki, hasta düşmemizin sebebi ekseriya statik, hastalık yapıcı bir tür mikroptur (mikrop teorisi). İyileşmek için mikrobu ÖLDÜRMEK gerekir. Seni hasta eden şey neyse onu ÖLDÜRMELİSİN. İlaçtır, antibiyotiktir, kemoterapidir, radyasyondur, ameliyattır; ÖLDÜR AT.  

Diğer bir düşünce akımı (hakim tıp dışında kalan diğer çoğu iyileştirme sanatı bu kategoriye giriyor) da diyor ki, hastalıkların çoğu bedendeki dengenin bir şekilde bozulması yüzünden oluşuyor. Ya beslenmede, ya elektrik sistemimizde, yapısal, toksikolojik veya biyolojik denklemimizde, bir yerde denge şaşmış oluyor. Iyileşmek için ise vücudumuzu yapmaya çalıştığı şeyin tersine zorlamak yerine onunla işbirliği yapıp, işine yardımcı olmak suretiyle dengeyi yeniden sağlamamız gerekiyor.”

Görülebileceği gibi, Béchamp’ın hücre teorisi Batı tıbbının bugünkü uygulanış şekliyle taban tabana zıt.

Batı tıbbı olarak adlandırılan hakim sistem mikrop teorisinin ve elbette ABD’de 1910’da hazırlanan Flexner Raporu’nun ürünü. Finansmanını ülkede petrol kaynakları ve demiryolu kurulum ve işletim ağlarının sahibi işadamlarının sağladığı bu raporla, ülkede tıp eğitiminin kalitesinin mikrop teorisi eksenli olarak artırılması gerektiği sonucu üzerinden, o zamanki hâkim tıp sistemleri olan naturapati ve homeopati eğitim kurumları ve hastaneleri hızla kapatılarak, yer yer iş 4 katlı doğal bilimler kütüphanelerinin yakılmasına kadar vardırılarak, mikropla mütemadi savaş mantığı üzerinden petrokimya ürünü ilaçların dispanseri konumuna gelen allopatik tıp modeli “modern”, “gelişmiş” ve “bilimsel” etiketleri ile yaygınlaştırılıp, neredeyse zorla yerleştiriliyor.

İntihal ve bilimsel aldatma suçları işlediğine dair kanıtların yayımlandığı kitapları Princeton Üniversitesi yayınları arasında bulabileceğiniz Lui Pastör’ün iddiası, belli birtakım mikropların belli birtakım hastalıkları oluşturduğu yönünde. O halde mikrobu öldürdük mü hastalığı da kontrol altına aldık demektir diye düşünüyoruz. Ve fakat bu düz mantığın bizi bugün getirdiği nokta pek de beklenildiği gibi değil. Bu tıp ekolünün kalesi olan ABD’de sağlık sistemi yarattığı hastalık yükü nedeniyle kendi üzerine çökmek üzere, insan ömrü ortalaması düşüşte, tıbbın elinde hayatını kaybedenlerin sayısı eskiden savaşlarda yitirenleri çoktan geçmiş durumda.

Pastör’ün teorisi monomorfizm temeline dayanıyor. Değişmez, sabit mikroplar var ve bunların herbiri kendine özgü, ayrı bir hastalık yaratıyor inancı bu. Oysa Béchamp ve Profesör Claude Bernard gibi kendi çağdaşlarının savı pleomorfizme dayanıyor; buna göre hücreler, bilhassa tek hücreli mikroorganizmalar belli koşullar altında biçim değiştirerek farklı hücre tiplerine dönüşüyor. Bu bilimadamlarının dediğine göre, mikrop nereden çıkmış olursa olsun, ancak ve ancak bedenin “iç ekolojisi” birtakım nedenlerle yıpranmış ve denge bozulmuş haldeyse tehlike oluşturabilir.

Kendini bilime adamış, kendi halindeki bu ahlâklı bilimadamlarının değil, gün, saraydan kendine maaş bağlatmayı başaran Pastör’ün oluyor ve tüm dünya mikrop teorisini doğru kabul ediyor.

Yanlış işte burada başlıyor ve 19. yüzyıl sona ererken bir yanda Béchamp, Enderlein ve İsveç’ten Ernst Almquist (1852-1946)’in pleomorfizmi, diğer yanda da Pastör ve Robert Koch’un (1843-1910) monomorfizmi şeklinde iki ayrı düşünce kampı beliriyor.


Pastörcü Mikrop Teorisi ile Béchamp’ın Hücre Teorisinin Karşılaştırması

MİKROP TEORİSİ (Pastör)HÜCRE TEORİSİ (Beschamp)
1. Vücut dışından aldığımız mikroorganizmalar yüzünden hasta oluruz.1. Hastalığı yapan vücut içindeki mikroorganizmalardır. 
2. Mikroorganizmalardan mümkün mertebe kaçınmak gerekir.2. Hücre içindeki bu mikroorganizmalar normalde bedenin metabolik faaliyetlerini yürütmesine yardımcı olur, bu işe yarar.
3. Mikroorganizmaların işi sabittir, değişmez; hep aynı işi görür.3. Organizma öldüğünde yahut yaralandığında, bu mikroorganizmalar şekil değiştirerek bu defa da bedenin katabolik (yıkımlayıcı, parçalayıp ortadan kaldırıcı) proseslerine yardımcı olmaya girişirler ki bahsi geçen yıkımlama prosesi kimyasal da olabilir mekanik de. 
4. Mikroorganizmaların rengi, şekli de bellidir; sabit kalır, değişmez.4. Mikroorganizmalar, içinde bulunduğu “ortam”ı [vasat; besiyeri] yansıtacak şekilde renk ve şekil değiştirirler. 
5. Her hastalığın altında bir mikroorganizma yatar.5. Hastalıkların her biri belli durum ve koşullarda ortaya çıkar.
6. Hastalık oluşumunun baş aktörü, birinci dereceden fail mikroorganizmalardır. Konakçı organizma güçten düştükçe, mikrororganizmalar da “patojenik” (hastalık yapıcı) hale geçer. 6. O yüzden de, hastalığın birinci derecede müsebbibi konakçı organizmanın hâl ve durumudur [kondüsyon].
7. Hastalık herkesi “vurabilir”. İş, mikropla karşılaşmana bakar.7. Hastalık, sağlıksız koşullar varsa ortaya çıkar.
8. Hasta olmamak için kişi gardını kuvvetlendirmeli,etrafına  “defansif duvarlar” örmelidir.8. Hasta olmamak için sağlık yaratmak, kendine bakmak gerekir. 

Son yüzyıla baktığımızda da hakim bilim ve tıbbın monomorfizm teorisinin yanlışlığını ortaya koyan bilimadamı doktorları görüyoruz; Enderlein, Rife, Reich, Livingston-Wheeler, Naessens ve daha genç kuşaktan ABD’den Dr. Robert O. Young (San Diego) ve Dr. David Jubb (New York) bu isimler arasında sayılabilir.

Royal Raymond Rife ve kendi icadı olan Üniversal Rife Mikroskobu. ABD Tabipler Birliği (AMA) patentini edinmeye çalışıp başarılı olamayınca laboratuvar FDA tarafından basılıp cihaza el konuluyor.

Monomorfizm ve pleomorfizm teorileri arasındaki farklar, kullanılan mikroskopi teknikleri ve numunelerin hazırlanış şeklinden ileri geliyor. İşin can alıcı noktası da bu, diyebiliriz. Pastör zamanında ve tabii 20. yüzyıla girilme aşamasında kullanılan mikroskoplar 1000 katlık büyütme gücüne sahip ve incelenmek üzere alınan kan örnekleri de kimyasalla boyama işlemine tabi tutuluyor. Bu boyaların ise kanda canlı ne organizma varsa öldürdüğü unutulmamalı.

Gaston Naessens ve Somatid Mikroskobu

Öte yandan, Rife, Livingstone, Naessens gibi bilimadamlarının kullandığı mikroskoplar 20.000 ila 30.000 katlık büyütme gücüne sahip ve bu teknikte numuneler boyanmıyor. Düşük güçteki mikroskoplar “virüs” (eksozom) boyutundaki partiküllerden daha küçük bir şey varsa seçemiyor ve elbette renk ayırt edemiyor. Oysa Rife, Livingstone ve Naessens’ın kendi tasarladıkları özel yapım mikroskoplarda kanda yaşayan ne organizma varsa en küçüğüne kadar görebiliyor, hareketlerini dahi gözlemleyebiliyorsunuz. [Bu üç bilimadamının da resmi makamlarca [Amerikan Tabipler Birliği (AMA), Gıda ve İlaç İdaresi FDA ve Kanada’daki muadili kuruluş] çalışmalarının engellendiğini ve hapse atılmaya çalışıldıklarını biliyoruz.]

Naessens’in geliştirdiği kanser/aids/otoimmün hastalık ilacı insan iyileştirmeye başlayınca hapse gönderilmek üzere düğmeye basılıyor. Hastaları ve sevenleri mahkeme önünde lehinde protesto düzenliyor.

Pleomorfizm: Béchamp kendi zamanında, tüm hayvan ve bitki hücrelerinde bulunan ve canlı öldükten sonra dahi yaşamanı sürdüren, hatta kendisinden birtakım mikroorganizmalar da türeyebilen mini minnacık parçacıkların varlığını kanıtlıyor. Mycrozymas (Mikrozimler) isimli kitabında Béchamp’ın pleomorfizm konseptinin temellerini attığını görüyoruz.

Doğa gözlemlerimizden biliyoruzdur, ne zaman bir canlı yaşamının sonuna gelse çürümeye başlar, bir şeyler bedeni yavaş yavaş yer, yok eder. Aynının hücrenizde gerçekleştiğini düşünün şimdi. Hücre içi ortam sağlığını kaybedip değişmeye başladığında mikrozimler (Naessens’in ‘somatid’i, Enderlein’ın ‘protit’i) sinyali alarak mikrobik yapılara dönüşmeye başlar ve kendi doku hücrelerinizden çıkarak bedende nerede bir toksin (zehirleyici madde) veya çürümeye yüz tutmuş yer varsa burayı yıkımlayıp çeri çöpü temizlemeye girişir [INfection vs OUTfection!]. Mikrop dediğimiz yapıların işi, görevi budur.

Béchamp der ki, mikrobik yapılar hastalık durumunun ortaya çıkardığı SONUÇTUR, sorunun/hastalığın kaynağı değil!

Enderlein’ın ‘protit’ dediği bu inanılmaz derecede küçük organizmalar (somatid/mikrozim) havada, suda içtiğiniz şarapta vs hep var ve görevleri de yine kendisine göre şeker yemek. Bitki veya hayvan, yaşayan her canlıda olduğu gibi bu protitler dediğimiz gibi, her yerdeler. Şarap örneğinden gidecek olursak, form değiştirip maya hücrelerine gönüşüyorlar ve görevlerini, yani üzümün şekerini yiyip fermante etme işini ifa ediyorlar.

Somatit / Protit / Mikrozim Nedir?

Büyüklükleri bakımından kabaca fikir vermek üzere çizilmiş görsel,; tam orantıyı yansıtmıyor.

Naessens’in mikroskobuyla alınmış görüntü. Okla işaret edilen minik parlak noktalar, somatid/protitler. İçi boş büyük daireler şeklinde görülenler de alyuvarlar.

Bu minik parlak tanecikler tüm fiziksel yaşamın başlangıcı ve sonu aynı zamanda. Bechamp’a göre tüm hücreler, organlar ve yaşam formları bu “minik taneler” sayesinde vücut buluyor. Protitler, içinde bulunduğu organizma ölse dahi yaşamaya devam ediyor ve kendisinden birtakım mikroorganizmalar ürüyor.

Naessens işte Béchamp’ın bu dediğini mikroskobu ile canlı olarak izliyor ve kaydediyor. Bu görüntülere ve Naessens’in açıklamalarına dair yazıyı burada bulabilirsiniz.

Naessens’in bahsettiği somatit/protid/mikrozim yaşam döngüsü şuna benziyor:


Somatid yapılarının verim döngüsünü görüyorsunuz; aynı organizma ortam koşullarının gerektirdiği şekilde biçim değiştirerek (pleomorfizm) spor, bakteri ve mantar yapılarına dönüşüyor. Bu yapıların kaynağı olan somatidler vücut dışından gelmiyor, bizzat hücrelerimizin içinde, kanımızda, lenfimizde mevcutlar. Vücut iç ekolojisinde denge bozulduğunda, göreve koşuyorlar.




Devam edecek…

Virolojinin Gözler Önündeki Büyük Sırrı – İzolasyon Yalanı

Virolojinin Gözler Önündeki Büyük Sırrı – İzolasyon Yalanı

Sahte tanı kitleri, pandemiye özel hukuki altyapısı ve simülasyonlu tatbikatı seneler öncesinden hazır edilmiş Covid-19 adı verilen sahne şovunun grafik tasarım ürünü, “Mr. Spikey” Sars-CoV-2 virüsünü tek başına ortaya koyup gösterene verilecek para ödülü 1 milyon Avro‘ya çıkmış durumda.

“Kanıta Dayalı Bilim”, “Bilime Dayalı Tıp” icra edildiği iddiası ile küresel dikta rejiminin silahı haline dönüştürülüp namlusu insanlığa çevrilmiş, toplu kıyımların öncelikli aracı halindeki sistem “tababeti”, en önemli “kanıt”ı kamuoyuyla paylaşmaktan ısrarla kaçınmakta?

Neden?

Üzerine küresel aşı endüstrisini inşa ettikleri zayıf halka virolojinin kağıttan kulesi tek fiskeyle yıkılmasın, insanlar bedenlerine “hayat kurtarıyor” diye yalan ve yanlış iddialar eşliğinde doluşturulan biyolojik ve kimyasal silahları sorgulamaya ve reddetmeye başlamasın diye olabilir mi?

Dr. Sam Bailey

Sitemizde geniş alıntılarla yer verdiğimiz ‘The Virus Mania’ kitabının yazarlarından Yeni Zelandalı Dr. Sam Bailey virolojinin sırlarla dolu dünyasına bizler için ışık tutuyor. İzleyelim, sonra hep birlikte şu sorular üzerine kafa yoralım:

“Bu büyük yalan ilk defa mı söylenmiş?”

“Acaba izole edilip varlığı ispatlanmamış olan diğer hangi “virüs”ler var?”

“İzole edilip tek başına ortaya konulmamış bir partikülün hastalık yaptığına nasıl kanaat getirmişler ve hatta acaba ispatlamışlar mı?”

“Ortada fail olarak ne virüs, ne de bunun herhangi bir kişiyi hasta düşürmüş olduğuna dair deneysel bir ispat yokken, birileri tam olarak neden aşısını yapabiliyor olabilir?”

Jenner zamanının pislik yuvası, cerahat toplamlarını kola kazıyarak çiçek pandemisi bitirdiği gibi ispatsız bir savdan hareketle takvime virüs aşıları doluşturan egemen tıbbın, basit kızamığı, su çiçeğini neredeyse %100’e yaklaşan çoklu aşılanma seansları ile 60 yıldır bir türlü bitirememesini, acaba ortada hastalık etmeni olarak bir “kızamık virüsü” olmaması açıklıyor olabilir mi?”

“Sevgili çelimsiz copy-cat skeptik oyunbozanların tüm dezenformatif çabalarına rağmen, Alman Robert Koch Enstitüsü’nün ortada kızamık virüsü filan olmadığını mahkemede kabul etmek zorunda kalmış olması gibi bir hakikat ortada apaçık dururken, insan beyninin gerçekleri algılamada bunca zorlanmasını “bilim” nasıl açıklar?”

Sorular çeşitlendirilebilir, gerçeklere gözlerini yeni yeni açmaya başlamış olanlar için tavşanın kazdığı çukur dipsizmiş gibi gelebilir.

Brace yourselves, and let’s dive in!


Bu dönemin en yanlış anlaşılmış konseptlerinden biri de ‘ virüs izolasyon’ konusu sanki.
Bu işin aslı nedir diye her hafta biri çıkıp sormazsa olmuyor, ki haklılar da.
Çünkü bilim literatüründe bile işler içinden çıkılmaz halde resmen!
Bu video ile konunun modern ve tarihi birtakım yönlerini ele alacağız ve İZOLASYON ile İZOLAT terimlerinin insanların zannettiği manaya neden GELMEDİĞİNİ anlatacağız.
Bir virolog çıkıp, “virüsü izole ettik” dediğinde bir katiyet anlarız bu cümleden
ve önünü ardını soruşturma gereği görmeyiz.

Virolog ve bilimcilerin NE YAPTIKLARINI BİLDİKLERİNDEN DE PEK EMİN DEĞİLİM ARTIK.
Gazetecilerden de bu ayrıntılarda gizli açıkları yakalayıp yüzlerine vurduğu vaki değil tabii.
Şöyle nadir örnekler dışında tabii….
-Kaliforniya Teknik Üniversitesi’nden Prof. D. Baltimore-\N”Virüsü şöyle izole edersiniz, ıııhhh….aaaah”

Sağlık Kanalı Parmak Uçlarınızda
Dr. Sam Bailey

Bir defa önce ‘virüs’ nedir, bunu bir tanımlayalım.
Enfeksiyöz minik bir partiküle deniyor bu, içinde de DNA veya RNA şeklinde genetik materyal bulunuyor.

Önceki videolarda da anlattığım gibi, bugün Covid için kullanılan PCR testlerinin YALNIZ BU virüsün RNA bölümlerini yakalayıp buluyor olması lazım!
Fakat bu testlerin verdiği sonucu GEÇERLİ kabul etmeden ÖNCE, mevzubahis RNA’nın VİRÜS partikülünün İÇİNDEN çıkmış olduğundan emin olmamız gerekir.
Niye? Çünkü virüsler birtek HÜCRE İÇİNDE çoğalmaya gidiyor malum, ancak hücre içi ZATEN DÜNYANIN GENETİK MATERYALİ ile dolu durumda.
O yüzden önce bunları bi’ birbirinden AYIRMAK lazım, yoksa elinizdeki karışımda NE VAR, BİLEMEZSİNİZ.
VİRÜS İZOLASYONU işte BU noktada devreye giriyor.

Ancak ufak bir SÜRPRİZ de bizleri bekliyor…

Viroloji jargonunda bu noktada epey bir “anlam karmaşası” olduğunu görüyorsunuz.

“İzole edilmiş” kelimesinin kökü Latincedeki “insulatus”a uzanıyor; “ada haline getirilmek” manasına geliyor bu da.
Bu terimlerin bugün anlaşıldığı hali neymiş, sözlükten bir de ona bakalım.
Son zamanlarda birçok insan kelimenin İLK manasını birinci elden deneyimlediler biliyorsunuz;
[İzolasyon: Kişiyi mutsuz kılacak şekilde yalnız başına kalma hali, TECRİT.]
Resmi statünüz “MAHPUS” olmasa da, yaşanılan buydu.
Velhasıl, “izolasyon”un manası, başka şeylerle bağlantısı kalmayacak şekilde bir şeyi ayırmak, ayrı tutmak demek.

O zaman, bu tanımdan hareketle, bir mikroorganizmanın (VİRÜS) izolasyonu (tecridi)
dendiğinde de, bunun DİĞER BİYOLOJİK MATERYALDEN AYRILARAK
TEK BAŞINA ortaya konmuş olduğu manasına geldiğini düşünürüz.
Sözlükten “İzole etmek” fiilinin manasına baktığımızda da, Kimya ve Bakteriyoloji’de bunun
‘bir madde yahut mikroorganizmanın [başka şeylerle] KARIŞIK OLmayan, SAF HALİYLE ortaya konması’ şeklinde tanımlandığını görüyoruz.

‘İsim’ olarak kullanımına baktığımızda da, “sözgelimi üzerinde araştırma yürütülmek amacıyla,…”
“…diğerlerinin yanından alınıp ayrı tutulan, tecrit edilen kişi, varlık veya grup halinde birileri/bir şeyler,” demek bu.

Gelgelelim, VİRÜS özelinde bu İZOLASYON kelimesi tam olarak ne manada kullanılıyor diye araştırmaya giriştiğinizde, ortada tanımı net bir terminoloji dahi olmadığını görüyorsunuz.

Hatta “VİROLOJİNİN MİNİK SIRRINA GİRİŞ” niteliğinde bir ders gibi de düşünebiliriz bunu.
2020 yılı, çok daha fazla insanın virolojinin TERİM VE TEKNİKLERİNİN farkına varmasıyla
sorunun iyiden iyiye görünür hale geldiği yıl oldu.

“Siz bokyedibaşılar gelip de burnunuzu sokana kadar gayet iyi götürüyorduk işi.”

Problemlerden bazılarına işaret etmek için viroloji profesörü Vincent Racaniello’dan alıntılar yapacağım.

“Virüs” adı verilen yapıların temel prensipleri ve hastalık yapıp yapmadıkları konusunda GÖRÜŞLERİMİZ
Prof. Racaniello’nunkinden KESİNLİKLE AYRILIYOR, keza kendisi ortodoks bilimsel görüşten,
yine de, diğer virologlara kıyasla kendisinin ifadelerini kendi içinde daha tutarlı buluyorum.
İlmi açıdan temel görüş ayrılıkları ve şahsi kanaatlerimizdeki farka rağmen kendisinin görüşlerini önemsiyorum. MÜESSES VİROLOJİ’nin TEORİLERİ nedir, öğrenmek isteyenler kendisinin çalışmalarını takip edebilir.

Lâkin, şimdi göreceğimiz gibi, söz “VİRAL İZOLAT”tan açıldığında profesörün bile ifadeleri çözülmeye, dağılmaya başlıyor.
Profesörün terminoloji ve günümüzdeki kullanımı ile ilgili açıklamasına bakalım:

Prof. V. Racaniello’nun 2021 tarihli açıklaması:

“Virüs konusuna kafa yormaya başlamış birçok insan bakıyorsunuz pek de aşina olmadıkları ‘izolat’, ‘varyant’, ‘suş’ gibi terimleri kullanmaya başlamış.”

Racaniello, viroloji alanında çoğu zaman doktor ve akademisyenlerin, nüfuzlu üstlerinden duydukları, ancak kendi içinde bir tutarlığı dahi olmayabilen terimleri alıp papağan gibi tekrarladıklarından bahsediyor.
Diyor ki: “Maalesef “SUŞ”, “VARYANT” ve “İZOLAT” terimleri için VİROLOJİ CAMİASINDA üzerinde herkesçe uzlaşılmış TANIM bulunmamakta.”

“ÇOĞU VİROLOG DA BAŞKALARI NASIL KULLANMIŞSA ONU KOPYA ETMEKTEN ÖTEYE GEÇMİYOR.”

İlginçtir Racaniello, yazarı olduğu ‘VİROLOJİNİN PRENSİPLERİ’ başlıklı DERS KİTABInın 4. baskısında bile,
diğer eşyazarlar da dahil olmak üzere hiçbirinin bu terimlere açıklık getirme zahmetine girmemiş olduğunu belirtiyor.

İleriki baskılarda yapmak isteyebilirler belki??!

Ortada KOCA bir problem olduğu sanırım bu noktada bile anlaşılıyordur.
Bilim dilinin son derece NET ve KATİ olması gerekir.
Mesela ‘havacılık ve uzay mühendisliği’ dalında bilimcilerin “ivmelenme” gibi mühim terimlerin manasını
“havada bırakması”nı isteyemeyiz hiç, öyle değil mi?

Geçtiğimiz yıl şu malum virüsü “izole ettik” diyen birçok yayın yapıldı biliyorsunuz.
Sosyal medya alanlarının bekçisi “bilgi doğruyucular” ve yardakçı sistem medyası da,
VİRÜS İZOLE EDİLMEDİ diyen olsa olsa “KOMPLO TEORİCİSİ”dir bildirimlerini yaymaya başladı.
Oysa, daha “İZOLASYON” teriminin bilimsel olarak NE MANAYA GELDİĞİ bile belli değil ve “komplo teroricileri”ni hedef alan öfkeli mesajların sahipleri de, “izole edildi” dendiğinde neyin kastedildiğini bilmeyenlerden oluşuyor gibi duruyor.

Birlikte kitap kaleme aldığımız gazeteci Torsten Engelbrecht de, sözkonusu virüsü dünyada ilk bulan, izole eden biziz iddiasıyla yayın yapmış yazarlarla iletişime geçerek numuneleri “saf haliyle” ortaya koyup koymamış olduklarını sormuş bulunuyor.

Bulgularımız, “Virus Mania” kitabının güncellenmiş son baskısında yayımlanmış durumda.
Çoğunuzun bildiği gibi, bu yayınları yapanlar arasından “evet, VİRÜSÜ SAF HALİYLE ortaya koyduk,” diyebilen KİMSE ÇIKMADI.

“İzole etmek” fiilinin sözlük anlamına geri dönecek olursak, “bir madde yahut mikroorganizmayı başka bir şeyle karışmış olmayacak şekilde, saf haliyle ortaya koymak”tı manası.
İnsanların aklı bu yüzden karışmış durumda işte, çünkü “virüsü bulduk” diyen viroloğun kasdettiği ile bizim anladığımız BAMBAŞKA şeyler.

Sonuç şu ki, BAŞKA BİR ŞEYLE KARIŞMIŞ HALDE OLMAYAN, SAF HALİYLE BİR BAŞINA DURAN VİRÜS İŞTE BURADA DİYEBİLEN KİMSE YOK.

Bu “izolasyon” kelimesinin bir öyle bir böyle kullanıldığı fark eden başka araştırmacılar da var.
2020 ortasında bizim burada, Yeni Zelanda’da basın, Otago Üniv’den Prof. Quinones-Mateu’nun
SARS-CoV-2 virüsünü kültürde çoğaltıp RNA’sını (genetik materyalini) izole etmeyi başardığını yazdı mesela.
Oysa Kanadalı araştırmacı Christine Massey ve Yeni Zelandalı Michael Ess Bilgi Edinme Hakkı Kanunu gereğince dünya genelinde bu açıklamayı yapan tüm sağlık kurumlarına başvuruda bulunuyorlar
ve bu ekip Otaga Üniversitesi’ne aynı RESMİ sorguyu yönelttiğinde, üniversite kendilerine, var olduğu öne sürülen virüsün SAF halde ortaya konmuş olduğunu belgeleyen herhangi bir bilimsel çalışma kayıtlarının BULUNMADIĞINI söylüyor.

Bakalım arapsaçına dönmüş bu işi, bizzat ortodoks bilim temsilcisi hale yola koyabilecek mi diye
sözü yine Prof. Racaniello’ya bırakıyoruz..
Diyor ki: “Enfekte konakçıdan izole edip kültürde çoğalttığımız virüse, izolat diyoruz…”
“…numuneyi hücrelere koyup kültürlüyoruz, virüs çoğaltma/üretim işini böyle yapıyoruz…”
“…virüsü böyle çoğalttın mı, izolatın hazır demektir.”


Nasıl yani?!! Herkes ortadaki bariz problemleri görebiliyor, değil mi?
Yani diyor ki profesör, biri bardağa aldı tükürdü, o tükürüğü alıp hücre kültürüne koydunuz mu, “virüsü izole etmiş” oluyorsunuz??!
Bu izolasyona filan HİÇ benzemiyor!

Çünkü elimizde [hastadan alınmış] numuneler ile kültür vasatları [besiyeri, kültür ortamı] var,
ve şayet SAFLAŞTIRMA yapmıyorsanız da her ikisinde de TÜRLÜ MADDELER CİRİT ATMAKTA demektir!
Bu konuya istinaden Virus Mania kitabında, Nobel ödüllü virolog Françoise Barré-Sinoussi’nin görüşlerine yer verdik.
Diyor ki, “Dünya kadar şeyin olduğu bu bulaşık ortamdan virüsü çekip çıkarmanız lazım.”

Prof. Racaniello sonra diyor ki,

“…ekseriya solüsyondaki bu nazofarenks sürüntüyü alıp, hemen buradan genom dizileme işlemine geçiyoruz, ve esasen elimizde FİZİKSEL olarak (izole edilmiş) VİRÜS de OLMUYOR ki bu nokta ÇOK ÖNEMLİ.”

Pekala, muazzam bir İTİRAF gelmiş oldu profesörden:
“İzolat” dedikleri bu şeylerin çoğunda aslında bulunanın, hastadan alınmış HAM materyaldeki (numune) gen dizileri olduğunun itirafıdır bu!!

Ne yazık ki, Prof. Racaniello’nun terminolojide gözettiği disiplin, şu sözlerle birlikte göçük altında kalıyor:
Burada görmüş olduğunuz şeyin, SARS-CoV-2 “izolatları”nın 4000 küsür gen sekanslık filojenik ağacı olduğunu söylüyor.
Ardından, gafı telafi etmek için diyor ki,

“…noktalar, ilintili bir İZOLAT olsun olmasın, kaydedilmiş münferit gen dizilimlerini temsil etmekte…”

Ortadaki devasa problemi görebiliyor musunuz?

Ortamdan NÜKLEİK ASİT DİZİLERİ çıkmış olması bunların VİRÜSE ait olduğunu göstermez!

Hatta profesör 2017’deki blog yazısında bunu bizzat kendi de ifade ediyor:
“Birçok laboratuvar virüs geni var mı diye PCR cihazı ile analizi tercih ediyor.”
“Kabul edilebilir bir teknik bu da, fakat kısıtlı yönleri anlaşıldığı müddetçe -“
“-bu cihaz nükleik asit [DNA-RNA] bulmaya yarıyor, enfeksiyöz virüs [partikülü] değil.”

Profesörün daha dar tuttuğu “izolat” tanımlamasını da baz alsak, hâlâ karışım halindeki kültür ortamı sözkonusu ve izolattan kasıt hâlâ saf halde ortaya konmuş virüs değil.

Yayımlanmış bu 4000’i aşkın RNA dizisinden HERHANGİ BİRİNİN bile bir VİRÜSE ait olduğunu bilebilmenin İMKANI VAR MI?
Kim, nasıl belirliyor bunu?

SARS-CoV-2 virüsünün izole edilmiş, ona ait olduğu ileri sürülen genetik materyalin de o virüsten çıkarıldığını kanıtlayana verilecek para ödülünün 1 MİLYON AVRO‘ya çıkmış olduğunu da hatırlatalım.

E haydi virolog camiası?? İlginizi çekmiş olmalı bu meblağ, ne dersiniz??

Peki acaba terimlerin anlamlarını saptırarak kullanma işi virolojide yeni rastlanan bir şey mi?

1987‘de The Lancet tıp dergisi baş editörüne hitaben yazılmış ve yayımlanmış mektuba göre hayır.
Glasgowlu virolog Cea Meddaley ve Glasgow Üniversitesi’nden filolog CJ Kay, virolojide kullanılan dilin netleştirilmesi için birlikte bir çağrı yapıyorlar.
Şöyle diyorlar: “İzolat için saf kültürde çoğaltılmış bir mikroorganizma diyebiliriz ve
“böyle denince de (bilhassa virüsler için) genellikle çoklu pasajlama yapılmış olduğu anlaşılır,
“ve bu şekilde çoğaltılmış mikroorganizma artık ileri safha araştırmalarda kullanılmak üzere hazır hale gelmiştir,
“ve tüm bu süreçte kastedilen, hastadan alınmış organizmanın yalnız tek bir suşunun mevcudiyetidir.”
Kullanımdaki diğer saptama yöntemlerine istinaden de şöyle diyorlar:
“Bu tür testlerin verdiği pozitif sonuçtan hareketle [numuneye] “izolat” demek YANLIŞ olur,
zira bunlar [kültürde] çoğaltılmış DEĞİLDİR,
… ve başka organizmalardan ari oldukları da söylenemez.”

Yani, 40 küsür sene önce insanlar “İZOLAT” teriminin HATALI kullanıldığını söyleyip uyarmışlar da!
Ne yazık ki uyarıları dikkate alınmışa benzemiyor.

Bugün yapılan şeye EN İYİ HALDE, “DOLAYLI yollardan tetkik” denilebilir, elektron mikroskopisiyle de, SAF hale GETİRİLMEMİŞ numuneler çalışılmakta zaten.

PCR perdesinin ardındaki CV-19” adlı videomu izlerseniz, virüs genetik materyali “saptama testi” diye lanse edilen PCR ile ilgili problemleri öğrenebilirsiniz.

“Fotoğraf görüntüleri” konusuna da değinelim hızlıca…
Medyanın aklınızı çelmek için gözünüze soktuğu bilgisayar tasarımı görüntülerden bahsetmiyorum,
akademisyenlerin elektronmikroskobu ile aldıkları görüntülerden bahsediyorum.
O gördüğünüz tabii gerçek manada “virüs izolatı” filan değil, hücre duvarı yakınında toplanmış birtakım nanopartikülleri gösteren bir fotoğraf sadece.
Kültürdeki canlı hücreler gelişir, ömrünü tamamlayınca da bozulmaya başlar ve ölür.
Bunu yaparken de hücre yüzeyinden dışarı nano ölçekte farklı partiküller verir.
Bu partikülleri tanımlamada kullanılan eksozom veya hücredışı veziküller gibi terimleri duymuşsunuzdur.
Bu noktada, bu terimlerin de literatürde sabit bir kullanım şekillerinin olmadığını duymak sanırız şaşırtmayacaktır sizleri.

Bir türlü düzgün ismi konamamış partiküllerden bahsetmişken, tam da geçtiğimiz sene The Lancet‘te yayımlanmış şu müthiş makaleyi buldum bakın:
Elektron mikroskobu ile çalışan gruplardan bazıları, başka bazı grupları virüs fotoğraflamada SAHTECİLİK yapmakla suçluyor!

“Bu yayınlardaki görüntüler, belirsizliğe mahal olmayacak şekilde virüs olduğunun anlaşılmasını sağlayacak nano ölçekte yapı karakteristiklerinden yoksun birtakım partikülleri virüs partikülü olarak göstermektedir.”

Hmm… Hiçbir belirsizliğin olmadığı, net ve kesin VİRÜS gösterimi… Görmek istemez miyiz hiç??

Konumuza dönecek olursak, yüksek bilim icrası gerektiren böyle bir alanda belirsizliklerle dolu tüm bu terminoloji ne demeye düzeltilmeden bırakılmış olabilir ki?

Virologlar 100 yıldır virüs izole ettiklerini iddia etmiyorlar mı?
Bu terminoloji konusunu aydınlığa kavuşturmaya bunca gönülsüz olmalarının nedeni, dikkati zayıf noktalarına çekmek istememelerinden olabilir mi dersiniz?

Kelimenin GERÇEK manasıyla VİRÜS İZOLE ETTİKLERİNİ gösteren DOĞRUDAN KANIT BULUNMADIĞI anlaşılmasın diye mi bu çekimserlik?

Öyle ince dilimledim ki, gözle görülmüyorlardı resmen.
Gerçekten kestiğine emin misin?
Kesmişimdir diye farz ettim ben ama?

Doğuracağı sonuçlar ve uyandıracağı yankı bakımından muazzam önemli bir konu bu ve elbette gelecek bölümlerde bu mezuyu enine boyuna tartışıyor olacağız.

Konfüçyüs’ün ironi yüklü şu sözleriyle veda etmek istiyorum sizlere:

Kullandığın dil doğru değilse, ağzından çıkanla demek istediğin bir değildir;
Ağzından çıkanla demek istediği bir değilse, yapılması gereken yapılmadan kalacak demektir;
Eğer bu yapılmadan kalırsa, ahlâk çöker sanat yozlaşır;
Hak yerini bulmaz, adalet de şaşarsa, insanoğlu kafası karışmış öylece kalakalır.

O yüzden, muallak laf edilmemeli, anlam dümdüz verilmelidir. Bu, her şeyden önemlidir.

Bu sansür çağında sizlerden çalışmalarımı SubscribeStar kanalıma abone olarak desteklemenizi rica ediyorum.

Bağlantı, bu video altındaki açıklama bölümünde.

Dr. Sam Bailey

Somatoscope

Somatoscope

  (Bu videolar bakteri oluşum görüntülerinin tüm aşamalarını değil sadece 13 aşamasını göstermiştir.)

Sormamız gereken önemli bir soru var:
Modern tıp neden bu büyük çalışma sahasını ve bedendeki bu temel hücrelerin tüm serisini görmezden geliyor?

ÇALIŞMANIN ÖZETİ:

Naessens, 30bin çapta büyütmeye imkan sağlayan yüksek çözünürlüklü (150 angstrom), Somatoskop olarak adlandırdığı kendi tasarımı olan bir ışık mikroskobu geliştirmiştir.

Bu sayede bakteri ve diğer mikroorganizmaların; daha yüksek seviye organizmalara ait dejenere olmuş/bozulmuş hücre altı düzeydeki parçalarından kaynaklandığını gösteren Bechamp, Rife ve Enderlein’ı takip edebilmiştir. Bizim daha önceden “mikrozim” ya da “protit” olarak adlandırdıklarımıza Naessens “somatid” diyor. Bu yapı; canlının ölümünden bile sağ çıkabilen, yaşamın ölümsüz bir parçacığıdır.

Kişi sağlıklı değilse; Somatid, her aşaması bağımsız bir canlılık ve üreme kabiliyetinde olan, dejenerasyon (bozulma) ve rejenerasyondan (yenilenme) oluşan çok basamaklı bir döngüden geçer. Somatidlerin bozulmuş basamakları, asitte ve asid tabanlı (ya da asit baz?) durumlarda bakterileri ve diğer mikroorganizmaları meydana getirir.

“…Somatidler yok edilemezler. Isı ya da herhangi bir kimyasal ürün tarafından öldürülemezler. İkinci olarak, Somatid her türlü hücre bölünmesinde mevcut olmak zorundadır. Somatid; büyüme hormonuna, o da hücrenin doğru bir şekilde bölünmesine olanak verir. Büyüme hormonunu salgılayan Somatid değildir. Somatid’in değişimi sırasında büyüme hormonu açığa çıkar, fakat bu Somatid’in bir salgısı değildir. Somatid, kırmızı kan hücresi içindeki bir sıvı yapı içerisinde meydana gelir. Somatid’in her değişimi, yeni büyüme hormonlarının salgılanmasına sebep olur. Aynı zamanda Somatidlerin elektrik yüklü parçacıklar olduğunu vurgulamıştır. Zarı negatif yüklüyken çekirdeği pozitif yüklüdür. Bu durum, preparatların yakınına bir mıknatısın pozitif kutbunu yaklaştırarak ispatlanabilir. Tüm Somatidler mıknatısın pozitif kutbuna çekilir.”

Somatidlere zarar veren zehirli ilaç ve aşıları bize satmak amacıyla R.ckefeller temelli modern tıbbın isteyerek bilmezden geldiği bu anlayışla görebiliriz ki yanlış bir enfeksiyon fikriyle hareket ediyorlar.

Hastalıklar içten köken alır. Bakteriyel kontaminasyonla bulaşma ancak yatkın (toksik/zehir yüklü) kişilerde vuku bulur. Ve diğer bulaşmalar da, çinlilerin çok iyi bildiği gibi, hava koşullarından, duygusal şok ve harmonik rezonans gibi diğer titreşimsel konulardan kaynaklanır.

Tüm kör virologların çalıştığı şey; boncuklu görünümüyle, iki sporlu evredir. Virusler ortada bile yokken bulaşma yalanları uydururlar. Şekil değiştiren ve hareketlilik oluşturan Somatidlerdir. Modern tıp gerçekler ya da bilim üzerine kurulmamıştır ancak bunu değiştirmenin vakti geldi!  

—————————————————-

The New Biology

Yukarıdaki linkten bazı paragraflar;

Somatoskop, günümüzün faz kontrast mikroskobunun öncüsüydü. Canlı kanı ve sıvıları kimyasal boyama kullanmadan gözlemlemeye olanak sağlıyordu. Mikroskopiye olan bu yaklaşım; vücut sıvılarının sadece kimyasal profili üzerine değil, kanın ve hücrelerin fonksiyonelliği üzerine çalışmaya da imkan sağlıyordu.

Kronik hastalıkların çoğu konjenital ya da çevresel değildir. Yani anneden fetüse geçen bir doğum kusuru ya da çevreden vücudunuza giren bir patojen(mikrop) nedenli değildir.

Somatoskop canlı kan ve doku üzerine kimyasallarla boyamadan çalışılmasına olanak sağlayan ilk mikroskoptur. Yani çalışılan yapı, hala canlı olan dokudur. Sıradan mikroskoplar ve elektron mikroskopları ile bunu yapmak mümkün değildi.

Somatid, yeryüzündeki tüm organik hayatta faaliyet göstermektedir.

Genellikle canlı kan hücreleri örneklerini incelemek için kullanılan faz kontrast mikroskobu, Naessens’in somatoskopu oluşturma çabasından sonra meydana çıkmıştır. Bu mikroskoplar; bir tıp doktorunun, serum kan tahlillerinin bile ortaya çıkaramayacağı meseleleri anlamasını sağlamıştır.

Somatoskop, uygulayıcı ya da inceleyici tarafından incelenen örneği kimyasal boyamaya maruz bırakmadan çalışır. Bunun yerine kanı gözlemlemeyi mümkün kılacak şekilde renklendiren iki formda ışık kullanılır.       

Somatid, yeryüzündeki tüm canlılarda mevcuttur. Kuru toprakta, suyla aktive olmayı beklerler. Küçükken çürümenin basınç, sıcaklık ve hava ile alakalı olduğu öğretilmişti bize. Ne kadar da yanlış öğretilmiş. Tüm çürüme işleminin ardında somatidler vardır.

Somatid, 16 evreli bir döngüde, 16 değişken forma sahiptir. İlk üç form yalnızca biyolojik ortam sağlıklıysa vuku bulur. Fakat, biyolojik ortam, ideal verimlilikten daha kötü durumda işlev sergiliyorsa döngü diğer 13 evreye ilerler.  

1.video metni

 1. TANIM

– Gaston Naessens, somatid nedir?

– Somatid, yaşayan temel parçacıktır. Hayat için olmazsa olmazdır. Onu, hem hayvanlar hem de bitkiler aleminde görüyoruz. O olmadan hücresel bölünme gerçekleşemez.

Polimorfiktir(Birden fazla biçime dönüşebilen). Bir hücre kültüründe gelişmesini sağlayabildik ve bu şekilde iki döngüde polimorfik oluşunu gözlemledik. Önce küçük döngü gerçekleşiyor. Burada hücresel bölünmeye olanak sağlayan üreme hormonu oluşuyor. Bu döngü, kandaki inhibitörler(durdurucular) tarafından ve dejeneratifhastalıkların da dahil olduğu belli hastalıklar sırasında sonlandırılır. 3 aşamada gerçekleşen bu küçük döngü, devam ederek 16 aşamalı bir döngüye dönüşüyor. Tüm bunları size birazdan göstereceğiz.

Fakat sorunuzu cevaplayacak olursam; somatid, hayatın olmazsa olmaz bir unsurudur.

 

– Gözlemleriniz ne kadar geriye gidiyor?

– 1949’da hematolojide çalışırken kanda görülebilecek her şeyi görmediğim hissine kapılıyordum. Bir şeyin hareket ettiğini görüyor fakat ne olduğunu bilmiyordum. Ulaşabildiğim optik(görsel/ışıksal) yöntemler ihtiyacımı karşılamıyordu. Görebileceklerimi daha derinden araştırmak için daha iyisini yapmaya çalıştım.

İlk olarak optik meselesi üzerine yoğunlaştım. Almanya’ya gidip bana son derece yardımcı olan Alman zanaatkarlar ile çalıştım. Sonrasında bir ikileme düştük. Ya merceğin diyafram açıklığı ya da ışığın dalga boyu üzerine çalışabilirdik. Dünyanın tüm büyük optik firmaları sayısal açıklık konusunda çalışıyordu. Yani çok fazla seçeneğim yoktu. Işığın dalga boyu meselesine yoğunlaştım.

Bu şekilde gerçekten zahmete değer sonuçlar veren bir sistemi mükemmelleştirdim. Ve bu sistem sayesinde o meşhur parçacığı görmemizi sağlayan mikroskobu geliştirebildim. Yavaş yavaş onu gözlemleyebiliyordum ve kandan da ayrıştırdım. Onu izole edip bir kültürde geliştirebildim, bu şekilde polimorfik oluşunu saptadım.

 

– “Somatid ortobiyoloji” ile demek istediğiniz nedir?

– Ortobiyoloji kelimesinin bizzat etimolojisinin(köken bilgisi) işaret ettiği üzere; ortobiyoloji, somatid teorisine uyarlanmış ve uygun hale getirilmiş bir biyolojidir. Somatid teorisini anlamazsanız ortobiyolojiyi anlamanız imkansızdır. Fakat somatid teorisini anlamak için gözlemlerinizi yapacak uygun araçlarınız olmalı. Ve özellikle de somatoskopun temel prensibini anlamalısınız.

 

2. SOMATOSKOP

Herkes elektron mikroskobuna aşinadır. Herkes elektron mikroskobunun imkanlarını bilir. Elektron mikroskobu, 50 angstrom çözünürlükle 400bin kezden daha fazla büyütür. Elektron mikroskobuyla ölü doku, fikse/tesbit edilmiş doku üzerinde çalışabilirsiniz.

 

Somatoskop ileyse canlı hücreleri görebilir; gelişimlerini, polimorfik dönüşümlerini takip edebilirim. Somatoskobu, sıradan bir optik mikroskopla elektron mikroskobu arasında bir bağ olarak görüyorum. Bana göre, somatoskop bir boşluğu dolduruyor. O olmadan somatid teorisini anlamak çok zor olurdu.

Benden önce pek çok kişi de bu yönde çalıştı fakat bir şeyleri farklı yollardan farklı şekillerde gördüler. Ağırlıklı olarak kimyaya yoğunlaştılar. Bazıları optik üzerine de çalıştı, fakat inanılmaz karakterler de vardı. Birine “öğle vakti delisi” adını takmışlardı. Emile Doyen’di sanırım, 1911’lerdeydi. Plazmada canlı parçacıklar görebildiğini fakat onları sadece mayıs, haziran ve temmuzda öğle vakti 12’de gördüğünü söylüyordu. “Hareketi” gördü dolayısıyla kendisine deliymiş gibi muamele edildi. Fakat tam o vakitte güneş ışınlarının zirveye ulaştığını ve yoğun ultraviyole(morötesi) ışın içerdiğini hatırlarsak, bu durum tamamen farklı bir yöne gidiyor. Ultraviyole ışınları ve ışınlarının dalga boyları çok daha kısa olduğundan başka vakitlerde görülemeyen şeyleri görebiliyordu.

 Mantığımız çok benziyor bana göre, fakat sadece güneş ışığı kullanmak ve mayısta ya da haziranda öğle vaktini beklemek yerine, aynı koşulları ultraviyole ışınlar ve çeşitli mekanizmalar ile elektronik olarak oluşturabilirim. Işığın dalga boyunu azaltarak çözünürlüğü arttırabilir bu sayede de aksi durumlarda görünmeyen parçacıkları görebilirim.

Bu cihazın temel mantığı ışığın frekansındaki artıştır. 3.300 angstrom dalga boyuyla bir akkor ve 1.850 angstrom dalga boyuyla bir ultraviyole olmak üzere iki ışık kaynağı, üçüncü bir dalga boyu oluşturacak şekilde ışın verirler. Bu dalga, bir tek-renkli filtreden geçerek bir ışına dönüşür. Bu ışın, manyetik bir alana maruz kalarak Zeeman etkisi ile paralel çizgilere ayrılır. Bu paralel çizgilerden biri, frekansını yükselten Kerr hücresine girer. Çıplak gözle görülemeyen bu ışık kaynağı, çalışılacak olan örneği analiz eder.

 

Geleneksel kan inceleme yöntemi, yüz yıldan fazla bir süredir, kanın içerdiği elemanların boyar maddeye afinitesini(kimyasal ilgi) saptamak için kanı bir lam üzerine sürmek, fikse etmek ve boyamaktan ibarettir.

 

Solda, bu geleneksel yönteme göre hazırlanmış bir kan preparatı görüyoruz. Kırmızı kan hücrelerini, beyaz kan hücrelerini ve kan pulcuklarını belirleyebiliyoruz. Bu ölü bir kan. Sağda ise somatoskop ile kana bakıyoruz. Bu, vücuttan alındıktan sonra 10 dk içinde incelenen canlı bir kan. Kırmızı kan hücrelerini, beyaz kan hücrelerini, kan pulcuklarını ve fikse edilmiş preparatta göremediğimiz somatidleri görebiliriz.

Bir lenfosit mevcut. Kenarı ve çok sayıdaki somatidlerigörebilirsiniz. Kırmızı kan hücreleri tamamen normal. Burada bir monosit var. Monositin sitoplazmasında mevcut olan aktiviteyi ve çok sayıdaki somatidleri açık bir şekilde görebiliriz. Aşağı sol tarafta bir kan pulcuğu görüyoruz. Çok aktif bir monosit var burada. Bu büyütmede, sitoplazması ve sitoplazması içindeki hareketlilik çok açık bir şekilde görülebilir. Aynı zamanda çok sayıda somatid görüyoruz. Bu tarafta ise fagositik davranış gösteren çok-çekirdekli bir nötrofil var. Mevcut bulundukları zamanlarda hücre içi inklüzyonları veya somatid döngüsünün gelişmiş formlarını da görebiliriz.

_________________________

2. video metni;

Bu küçük döngü esnasında, hücre bölünmesi için zaruri olan bir büyüme hormonu oluşur. Bu durum, in vitro kültürlerde tekrar tekrar gözlemlendi. Eğer stres ya da herhangi bir biyolojik dengesizlik etkisi altında kandaki inhibitörler önemli oranda azalırsa; küçük somatid döngüsü, çok farklı ve polimorfik bir döngüye geçiş yapar. Böylece; toplamda 13 evre eklenecek şekilde, çeşitli aşamaların yer aldığı büyük döngünün oluşumunu görmeye başlarız.

 

Evre 4 – Bakteriyel Form

İlk olarak, inhibitörler azaldığında küçük döngünün normal bir ürünü olan bir bakteriyel formu görüyoruz. Bu endojen(iç kaynaklı) bakteriyel form, pek çok araştırmacı tarafından gözlemlendi. Almanya’dan Van Bramer(?) da ilk araştırmacılardan biridir.

 

Evre 5 – İkili Bakteriyel Form

Bir önceki bakteri formundan gelişen ikili bakteri formu, kan yaymasında genellikle gözlemlenir. Bu formun özelliği; kendisini, çubuklar oluşturacak şekilde, hücre bölünmesine benzer biçimde bölebilmesidir.

 

Evre 6 – Çubuk Formu

Çubuk formu, daha uzun olması ve sitoplazmasının boş gibi görünmesi dışında bakteriyel forma benzer.

 

Evre 7 – İki Sporlu Bakteriyel Form

Bu bakteriyel formun iki ucunda spor bulunduğuna dikkat edilmeli.

 

Evre 8 – Granüllü İki Sporlu Bakteriyel Form

Granüllü(tanecikli) iki sporlu bakteriyel form, hareket etmeye başlayan granülasyonlarla dolu bir sitoplazmaya sahiptir.

 

Evre 9 – Mikobakteriyel Form

Granüllü iki sporlu bakteriyel formun olgunlaşmış hali, mikrobiyologlar tarafından iyi bilinen mikobakteridir. Ayrıca, sitoplazması kendi kendine gelişmektedir.

Evre 10 – Kabarcıklı Mikobakteriyel Form

Az önce gördüğümüz mikobakteri, daha da gelişti ve kabarcıklı mikobakteri ismini almasına sebep olan kabarcık benzeri bölgeler oluşturdu.

 

Evre 11 – Patlama

Burada, kabarcıklı mikobakterinin patlamasıyla sitoplazmasındaki yapıların ortama salınmasını görüyoruz.

 

Evre 12 – Maya Benzeri Form

Kabarcıklı mikobakterinin patlamasının sonucu olan maya benzeri formlar, 4-5 mikron çapındadır. Bu aşamada dahi sentrozoma yönelik bulgular gösterirler.

 

Evre 13 – Askospor Formu

Maya benzeri formlar(yapılar), tomurcuklanarak/çoğalarak miselyal yapıların öncüleri olan askospor formları haline gelir.

 

Evre 14 – Erken Miselyal Form

Askospor/spor-kesesi formundan tallus(ana gövde) oluşumunu gözlemleyebiliriz. Bu durumda sitoplazma, erken miselyalformu meydana getirmek için yavaş yavaş şekil alır.

 

Evre 15 – Miselyal Form

Belli durumlar ve peristaltik hareketlerden sonra erken miselyal form, tallus benzeri bir sitoplazma geliştirir ve sonunda olgun miselyal form oluşur.

 

Evre 16 – Döngünün Sonu

Miselyal yapı tam olgunluğa eriştiğinde, sitoplazması son derece aktiftir. Ve patladığı zaman muazzam miktarda yeni parçacığı ortama salar. Her parçacık, tüm döngüyü baştan tekrarlayabilecek niteliktedir.

 

Fibröz Tallus (Atık)

Sitoplazmasını boşaltmış bir tallus, fibröz doku görünümündedir. Kan yaymalarında, somatid döngüsünden geriye kalan bu fibröz tallus rastlantısal olarak sıkça gözlemlenir ve boyama hatası olduğu düşünülerek önemsenmez. Şunu vurgulamak gerekir ki; miselyalözellikteki bu formlar, mantar gelişimi kriterlerinin hiçbirini karşılamıyor. Hatta çok yüksek dozlarda amfoterisinB, fungizone ya da herhangi başka bir antifungal maddeden etkilenmezler.

 

Edindiğimiz gözlemler sayesinde bir grup postulatta karar kıldık.

1. Somatid, polimorfik karakterdedir. Polimorfizm, kan inhibitörleri tarafından kontrol edilir.

2. Büyüme hormonları, somatid döngüsü sırasında üretilir.

3. Hem hayvanlar hem bitkiler aleminde, hücresel bölünme için somatid varlığı gereklidir.

4. Kan inhibitörleri yeterli olmadığında, büyüme hormonlarının hücresel metabolizmayı tehdit edecek seviyeye kadar artmasına izin verilir.

5. Tüm dejeneratif hastalıklar, bu bozuklukların bir sonucudur.

 

 

 

 

 

 

Gen Bazlı Aşıların İngiltere’deki ilk 6 Haftalık Zarar Dökümü

Gen Bazlı Aşıların İngiltere’deki ilk 6 Haftalık Zarar Dökümü

ŞOK RAPOR!

İngiliz resmi makamlarının ülkede 8 Aralık 2020 tarihinde uygulanmaya başlanan Pfizer ve Oxford / Astrazeneca aşılarına bağlı olumsuz reaksiyonlara dair raporu hiç iç açıcı gözükmüyor.  

İngilizler MHRA Sarı Kart sistemi ilaç ve aşı yan etkilerine dair bildirim topluyorlar. 8 Aralık 2020’den 24 Ocak 2021 tarihine kadarki dönemde İngiltere’de Pfizer/BioNTech aşısından 5,4 milyon doz, Oxford Üniversitesi/AstraZeneca aşısından da 1,5 milyon doz uygulandığı tahmin ediliyor. İkinci doz olarak da çokça Pfizer/BioNTech aşısından 0,5 milyon doza yakın bir miktarın uygulandığı bildiriliyor.

Lâkin beklenildiği gibi, aşılananların sayısı arttıkça ortaya çıkan olumsuz reaksiyonların sayısı da artıyor ve Pfizer aşısı için bildirimi yapılmış 49.472 reaksiyon, Oxford / Astrazeneca için de 21.032 reaksiyon kayda geçiyor. Elbette, Sarı Kart sistemine ilaca ve/veya aşılamaya bağlı oluşmuş reaksiyonlar hiçbir zaman tam bildirilmediği için, gerçekte rakamların çok daha yüksek olabileceğini akılda tutmak gerekir. 

The Daily Expose grubu, aslını buradan görebileceğiniz raporun Pfizer aşısı ile ilgili bölümünü derinlemesine inceliyor ve bizler de size bu çalışmadan bilgiler aktarıyoruz.

İnsan hücrelerine “belirli bir görev” icra etmesi yönünde komut verme aracı olarak geliştirilmiş mRNA teknolojisine sahip Pfizer aşısı sayesinde şu an 5 kişi kör kalmış, 31’i de görme duyusunda ağır tahribat yaşamış durumdalar. Sadece 24 Ocak tarihine kadar, 5-6 haftalık süreçte aşıya bağlı görme kaybı/sorunu yaşayanlarca bildirimi yapılmış 634 vaka var. 1 senedir evde dört duvar arasında ailenizi, eşinizi dostunuzu göremeden yaşamışsınız, sonra hayatınızı size geri vereceği iddiasıyla “deneysel” bir aşıyı olmaya razı olup, ardından bir daha ne kimseyi ne de bir şeyi görebilir hale gelmişsiniz. Bu insanlara yaşatılan bu işte.

Deneysel Pfizer aşısı yüzünden gelişmiş 21 de serebrovasküler kaza (cerebrovascular accident – CVA) var. Serebrovasküler kaza, beyin damarlarındaki tıkanma yahut yırtılma nedeniyle beyin hücrelerinin oksijensiz kalarak ölmesine deniyor. Buna, inme dendiği de oluyor.

Serebrovasküler Kaza: Beyin damarlarında ani yırtılma, emboli vb. bir olay sonucu bilinç kaybı, felç ve bazen ölüme uzanan akut durum; akut beyin hasarı.

4 Aralık‘ta İngiliz devleti halka önerdikleri Pfizer aşısının doğurganlık üzerindeki etkisi hakkında bilgisi olmadığını itiraf ederken şu bilgileri de sağlıyor:

‘Gebelik’ 

COVID-19 mRNA Aşısı BNT162b2’nin gebelerde kullanımı ile ilgili veri bulunmamaktadır.
Hayvanda üreme sistemi toksisitesi ile ilgili deneyler henüz tamamlanmamıştır

COVID-19 mRNA Aşısı BNT162b2’nin gebelikte kullanımı önerilmemektedir. 

Doğurganlık çağındaki kadınların, aşılanmadan önce gebe olmadıklarını teyit etmeleri gerekir. Ayrıca, doğurganlık çağındaki kadınlara 2. aşı dozundan sonraki en az iki ay boyunca gebe kalmamaya dikkat etmeleri salık verilmelidir.

Peki o halde Pfizer aşısı yan etki dökümünde 4 düşük ne arıyor?

Devletin kendi yönergeleri gebe olanların veya 2 ay içinde gebelik düşünenlerin Pfizer aşısı olmaması gerektiğini söylerken, gebe kadınlara bu aşı ne demeye vuruluyor? 

Ana akım medyada bu konular neden hiç gündeme getirilmiyor?

Maalesef, Oxford / Astrazeneca aşısından sonra da 2 düşük bildirimi var.


Bunlar yetmezmiş gibi analizimizde daha da sarsıcı bilgiler çıktı karşımıza. Sarı Kart sisteminde Pfizer aşısına bağlı 59 ölüm, 7 de ani ölüm bildirimi var. Bay Hancock’un (İngiltere Sağlık Bakanı) demeyi sevdiği gibi bu “iğne”yi olur olmaz düşüp ölüveren 7 insandan bahsediyoruz.

24 Ocak 2021 itibariyle Pfizer aşısına bağlı Toplam Ölüm sayısı ise 107. Yani, kör kalan 5 kişi, inmeli 21 kişi, devlet olmasın demesine rağmen aşı vurulup bebeğini kaybetmiş 4 kişi ve ne yazık ki aşıdan sonra hayatını kaybetmiş 107 kişi var elimizde. Hepsi de bu deney aşamasındaki, devletin firmalara hukuki tam koruma verdiği, acil durum izni icat edilerek halkın üzerine  boca edilen ve oluşmuş zararı kimsenin tazmin etmeyeceği aşılardan dolayı oluyor.

24 Ocak 2021 itibariyle ayrıca Pfizer/BioNTech aşısına bağlı 69 da yüz felci (Bell’s Palsy) bildirimi var. Yüzün bir tarafındaki kasları güçsüzleşmesi yahut felci ile karakterize bir durumdur.



Devlet tabii ki Covid aşılarının bu korkunç yan etkilerini geçiştirmeye çalışmakla meşgul, o yüzden rapord şöyle bir bildirimleri yer almakta:

Kampanya gereği aşılananlar şu ana kadar ağırlıklı olarak yaşı oldukça ileri olan nüfus grubundan oluşmaktadır ve elbette bu insanların birçoğu altta yatan tıbbi durumlara sahip bireylerdir. Yaşın ileri olması ve altta yatan kronik hastalıkların bulunması, hele de milyonlarca kişinin aşılandığı düşünülecek olursa, tesadüfi advers olaylarla da daha sık karşılaşılacağı manasına gelmektedir. O yüzden, gelen bu bildirimleri çok dikkatli bir biçimde ele alıp, aşılama olsun olmasın zaten oluşabilecek hastalıkları aşı yan etkisinden ayırmamız gerekir.

Ve değerli okurlar, okumuş olduğunuz bu açıklama “Riyakarlık”ın daniskasıdır. Altta yatan yığınla kronik hastalığa sahip onbinlerce insan SARS-CoV-2’ye pozitif verdikten sonraki 28 gün içinde hayatını kaybettiğinde ölüm nedeni olarak “Kesin Covid” yazıldı ve Covid ölümlerine ait  istatistik hanesine ekleniverdiler. (ONS ve NHS (sağlık bakanlığı) verileri üzerindeki analizimizi okumak için buraya bakınız). Fakat tabii ölümleri bir tek Covid için bu şekilde sayabiliyoruz, iş aşıdan ölümlere geldiğinde ise bu insanlar olsa olsa “altta yatan hastalıklar”ından dolayı ölmüştür, her gelen ölüm bildirimini kabul edemeyiz, inceleyip ayıklamamız lazım deniyor.

Oysa Covid ölümlerini bu şekilde saydıkları için İngiliz halkı bir yıldır diktatöryel tahakküm altında yaşıyor. Ortadaki sorunu görebiliyor musunuz?

O “iğne”yi olacak mısınız?

Peki Ama Bu İnsanlar Neden Ölüyor?

Peki Ama Bu İnsanlar Neden Ölüyor?

COVID-19 Resmi Mortalite Verileri Yaşanan Ölümlerin Viral Hastalık Kaynaklı Olamayacağını, Ana Etmenin Tedavi için Kullanılan İlaçlar Olduğunu Gösteriyor


COVID-19’un virüs kaynaklı bir salgın olduğu hipotezi giderek güç ve dayanak kaybederken, aralarında ölüm de olmak üzere ağır yan etki listesine sahip ilaçların kullanımının bu süreçteki payı gitgide daha iyi anlaşılmaya başlıyor. Tıbbi tedavi için önerilen ilaçların zarar potansiyelinin halihazırda zirveyi zorladığı, hatta çoktan zirveye yerleştiği düşünülecek olursa, yapılacak herhangi bir değerlendirmede bu kalemin neden atlanmaması gerektiği daha net anlaşılacaktır.

TO ERR IS HUMAN: BUILDING A SAFER HEALTH SYSTEM, Institute of Medicine, 1999https://www.nap.edu/resource/9728/To-Err-is-Human-1999–report-brief.pdf


“Reçeteli ilaçlar, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da kalp hastalığı ve kanserden sonra en çok öldürenler listesinde üçüncü sıradadır.” –  Peter C.Gøtzsche

Gøtzsche, Peter C., Our prescription drugs kill us in large numbers, Polskie ArchiwumMedycyny Wewnetrznej, Epub October 30, 2014

“İstastiki bulgular arasında en çarpıcı olanı ise konvansiyonel tıbbın yol açtığı ölümlerin toplamının yılda 783,936 gibi astronomik bir sayıya ulaşmış olması. Şu anda Birleşik Devletler’de en fazla ölüm ve incinmeye yol açanlar listesinde Amerikan tıp sisteminin başı çektiği aşikardır. (Değerlendirmenin yapıldığı aynı yıl (2001)  kalp hastalığına bağlı ölümler 699.697, kanser ölümleri ise 553.251,5’de kalmıştır.)” 

Death By Medicine; Gary Null, PhD; Carolyn Dean MD, ND; Martin Feldman, MD; Debora Rasio, MD; and Dorothy Smith, PhD, pg 1. http://www.webdc.com/pdfs/deathbymedicine.pdf

 


AYNI VİRÜS – AYNI SÜREÇTE COĞRAFİ SINIRLARA GÖRE NASIL BUNCA FARKLI DAVRANABİLİYOR?


Gözlemsel veriler 2020’nin ilk 6 ayı içerisinde Avrupa ülkelerinin birçoğunda ‘olağanın üstünde ölüm’ (excess mortality) gerçekleşmemiş olduğunu göstermekte. O yüzden, tüm dünyayı tuttuğu söylenen bir viral salgında, aynı kıtada 6 ay boyunca sadece bazı ülkelerde ölüm sayısı artıyorsa, burada suçlu virüs değil, belli ki başka şeylerdir.

Avrupa’da İspanya, Fransa, İngiltere; okyanusun diğer tarafında ise ABD’de görülen orantısız ve hastaların zamanından önce bu dünyadan göçmesi ile ortaya çıkan can kaybı istatistiklerinin Hidroksiklorokin, Kaletra ve Azitromisin gibi preparatların kitlelere deneysel biçimde uygulanması yüzünden oluştuğunu gösteren yığınla kanıt bulunmakta.

2020’nin ilk altı ayı boyunca Avustralya’da intihar ölümleri CV-19 ölümlerinden yüksek seyrederken, tıpkı Almanya ve Portekiz gibi bu kıtada da olağanın dışında, fazladan ölüm kaydedilmemiş olması, hatta Almanya ve Portekiz’de önceki yıllara göre ölüm oranlarının daha da düşük seyretmiş olması ortada ölümcül bir viral salgın olduğu hipotezini çürütüyor.

Bu ülkelerde ölümlerin düşük seyretmiş olması hükümetlerin aldığı korona tedbirlerine de bağlanamaz, zira ölümlerin esaslı bölümü yaşlılar evinde ağır sağlık sorunları nedeniyle zaten ölümün eşiğinde olan kesimden çıkmış olup, her ne tedbir alırsanız alın bunlar zaten önlenemeyecek olan ölüm vakalarıdır.

İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda ve ABD, 2020’nin ilk yarısında önceki senelere göre ölümlerde belirgin artışların görüldüğü ülkeler oluyor. Bunlar aynı zamanda, Hollanda haricinde, en sıkı karantina önlemlerinin uygulandığı ülkelerdir. Oysa aynı süreçte hemen hiçbir karantina önlemi alınmamış İsveç’te aynı virüsün benzer ivme göstermemiş olması yine, hem karantina önlemlerinin “viral salgın”da etkinliğini sorgulatmakta hem de bunun gerçekte bir viral salgın olup olmadığını. 


SINIR TANIYAN VİRAL SALGIN


Belçika, komşusu Almanya’dan (100 bin kişi başına) 8 kat fazla ölüm çıkarıyor; İspanya Polonya’dan 22 kat; İspanya’nın kapı komşusu Portekiz ise olağanın üstünde hiç ölüm kaydetmiyor.

Popülasyon geçişliliğinin bunca yüksek olduğu günümüz dünyasında virüsün her siyasi sınır aşımında karakter değiştiğini mi ileri süreceğiz?

Yoksa akla yatkın olan çıkarımı yapıp, Avrupa’da ülkeler arası ölüm istatistiklerindeki derin ayrılıkların, ülkelerin uygulamayı seçtiği agresif tedavi yöntemlerine göre şekillenmiş olduğunu mu düşünmeliyiz?

İlginç olan, bu bahsi geçen ülkelerde olağanın üstünde kaydedilmiş “fazladan ölümler”in en büyük bölümünün çok çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşmiş olması; Nisan başından ortasına kadarki 2-3 hafta içinde vuku buluyor ölümler. Euromomo’da kayıtlı ölüm istatistiklerine göre İspanya ve İngiltere’de çizelgeler Mart sonuna kadar gayet monoton bir tablo sergilerken birden fırlıyor ve daha sonra Nisan ortası gibi başladığı gibi düşüveriyor, böylelikle “pik” oluşturmuş oluyor. Ölenler ise demografik bakımdan ağırlıklı olarak ileri yaşlılardan oluşuyor. 

Kaynak: https://www.euromomo.eu/graphs-and-maps/


Yani, sadece bir iki hafta içinde yılın bu zamanında normalde görülenden 60 – 70 bin fazla ölüm kaydedilmiş oluyor bu Avrupa ülkelerinde. ABD’de ise önceki 2 yıla kıyasla 2020’nin ilk 6 ayı içinde 130 bin fazladan ölüm kaydediliyor (ABD’de 2020’nin ilk yarısında ölüm hızı %0.48; 2018 ve 2019’da %0.44). Avrupa ülkeleri ve ABD arasındaki tek fark ise, Amerika’nın tablosunda “pik”in biraz daha geniş/yayvan bir eğri oluşturması (yani Nisan’da sadece 2 haftada kalmıyor, tüm aya yayılıyor; dünya genelinde dramanın başlatıldığı yer olan İtalya’dan 2 hafta kadar sonra, 11 Nisan’da ABD’de pik yaşanıyor.)

Kaynak: https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/covid-data/covidview/02122021/images/chart-deaths.jpg

Normal grip sezonunun dışında, bir virüsün bu şekilde 2 hafta içinde onbinleri silip süpürmesi mümkün değil, solunum yollarını tutan bir virüs bu şekilde davranmaz. Hadi diyelim denildiği kadar ölümcül bir virüs olsun bu, o zaman hayatı kilit alma taraftarlarının iddiası uyarınca en başta okulları, işyerlerini kapatmayan, maske de kullanmayan İsveç’te ölüm oranlarında muazzam pik görülmüş olması gerekirdi, ki yok. İsveç’in Nisan’da kaydettiği ölümler mevsim normallerinin çok üzerinde değil, 2017-2018’deki %0.46 yerine 2020’nin ilk 6 ayında ölüm hızı %0.48 olarak kaydedilmiş.

Ekonomi Eğitim Vakfı’nca hazırlanan 9 Ekim 2020 tarihli analiz raporu “İsveç’in Stratejisi’nin İşe Yaradığını, Karantina Tedbirlerinin Boşa Çıktığını Gösteren 5 Grafik”in vardığı sonuç, viral salgında sağlık tedbiri olarak hayatı kilit altına alma uygulaması ile COVID-19’a bağlı ölümler arasında ilişki bulunmadığı, tersine, karantina uygulamalarının tartışmasız biçimde zarar oluşturduğu yönünde oluyor.

Kaynak: https://fee.org/articles/5-charts-that-show-sweden-s-strategy-worked-the-lockdowns-failed/

Grafikte de görüldüğü gibi yıl sonunda, hayatı sıkı kilit alan ülkelerden İspanya İsveç’ten tam 25 kat; Fransa 10 kat; İngiltere ise 7 kat fazla ölüm çıkarıyor.

İtalya’da da Nisan ayında bir “pik” var, ancak tıpkı İsviçre’de olduğu gibi burada da ölümler nedense sadece belli bölgelerde yoğunlaşmış durumda ve bunlardan biri de Bergamo. Ölümcül bir virüs kol geziyor, lakin belli ki öldürücülükte herkese ve her yere eşit davranmıyor. 

Almanya’nın verileri yakından incelendiğinde de virüs tezi hiç ikna edici olamıyor. Alman Federal İstatistik Bürosu ölüm rakamlarını haftalık olarak raporluyor. 

Kaynak: Alman Federal İstatistik Bürosu

Mart 2019’da Almanya’da yaklaşık 86.500 kişi hayatını kaybediyor. 2018 mart ayında ise sert bir grip sezonu geçiren Almanya’da ölümler 107.100’e ulaşıyor. Görüldüğü üzere, koronavirüsle bir pandemiye gerek olmadan da, tipik grip dönemlerinde ölüm oranlarında büyük dalgalanmalar meydana gelebiliyor. 2020 yılının ölüm oranları eğrisine bakıldığında da, geçmiş senelere  kıyasla ortada anormal bir durum, önceye göre ölümlerde bir artış ivmesi bile görülmüyor. Duisburg-Essen Üniversitesi’nin yürüttüğü ve The Journal of Infection dergisinde yayımlanan “Almanya’da COVID-19’a Bağlı Gerçekleşen Fazladan Ölümler” başlıklı araştırmasına göre, ileri yaş grubundaki nüfustaki artış da hesaba katıldığında Almanya’da COVID-19’un ilk dalgasında geçmiş seneye göre 4926 daha az ölüm vakası kaydedilmiş olduğu ortaya çıkıyor.

“Excess mortality due to COVID-19 in Germany”, Andreas Stang et al.,2020 nov., J Infect.,PMID: 32956730 DOI: 10.1016/j.jinf.2020.09.012

Federal İstatistik Bürosu’nun 22 Ocak 2021’de yayımladığı ve 2020 genelinin istatistiklerini içeren raporda da ortalığı kırıp geçiren bir virüsün varlığına işaret edecek bir veri bulunmadığı görülüyor. 2016-2019 arası dönemde kaydedilen ölüm ortalamasına göre 2020’de 41.000 kadar, yani %4’lük bir artış var, 2018’e göre ise 20.000 fazladan ölüm var (%2.1). Ancak tabii 2020’de Alman nüfusu 2016’dakine göre 1 milyon artmakla kalmamış, öldü denilenlerin de yarıdan fazlası 80 yaşın üzerindekilerden oluşuyor—ki bu yaş grubu 2016’dan 2019’a kadar %5.8 ila %6.8’lik bir artış görmüş durumda. Tüm bunlar, yanında 2020 yaz sonunda Almanya’yı vuran ve normalin üstünde 9000 kişinin daha ölümüne yol açan sıcak dalgası da hesaba katıldığında, 2020’deki fazladan 41.000’lik ölümün epey bir kısmı açıklanmış oluyor zaten.

Ölümcül olabilecek yüksek doz ilaçlarla uygulanan deneysel tedavi protokolleri gerisini “rahatlıkla” açıklıyor. Tüm dünya genelinde yürütülen resmi deneylerde kullanıldığı gibi deney kapsamı dışında da uygulandığı bilinen bu ilaçlarla on binlerce insanın canına kıyılmış durumda. 

Almanya’daki 2018-2019 dönemine kıyasla Nisan 2020’de yaşanan birkaç binlik fazladan ölüm, bu ülkede o ara devreye sokulan hidroksiklorokin adlı sıtma ilacının yüksek dozdan deneysel olarak uygulamaya alınmasıyla aynı zamana rastlıyor. Spiegel dergisinin haberine göre, Alman sağlık sigortası şirketi AOK kayıtları, ilacın mart ayı itibariyle hayli revaçta olduğunu gösteriyor. Bir önceki aya göre martta hidroksiklorokin reçete edilen hasta sayısı neredeyse 10.000 artıyor ve bunlar da çoğunlukla yaşı oldukça ileri, ağır sağlık problemleri bulunan hastalar. İlacın, özellikle de önerildiği dozlar göz önüne alındığında, oluşturacağı toksik etki bakımından hayati tehlike riskini doruğa ulaştıracağı hasta grubu bunlar. Nisan ve mayıs ayları, reçete edilen hidroksiklorokin adedinin düşüşe geçtiği aylar oluyor. Haziran ayına gelindiğinde hidroksiklorokin için rakamlar, bir önceki sene averajının altında kalıyor.

Görünüşe göre Almanya’da COVID-19 paniğinin bilhassa yoğun olduğu martın ikinci yarısı, yüksek toksisiteye sahip hidroksiklorokin ve Kaltera adlı antiviral ilaç preparatının (Lopinavir/Ritonavir) en fazla rağbet gördüğü zaman dilimi oluyor. Yine de, bu ilaçların Belçika ve İngiltere’deki kullanım oranlarına bakıldığında, Almanya’daki kullanımın devede kulak kaldığı görülüyor. 

20 Mart 2020’de Russia Today TV kanalı ile röportajında Alman doktor Claus Köhnlein’ın bu ilaçların hayli yüksek dozlarda hastalarda denenmesine getirdiği eleştiriler büyük yankı uyandırıyor, Köhlein, bu ilaçların her defasında bağışık sistemini baskıladığını ve halihazırda sağlık durumu kritik hastalara verildiği takdirde ölüme yol açabileceğini söyledikten sonra ülke genelinde antiviral ilaçlara rağbet azalma eğilime giriyor.

Daha sonra Ärzteblatt tıp dergisinde yayımlanan mektubunda Claus Köhnlein şu yorumu yapıyor: 

“Almanya’nın süreci nispeten az hasarla atlatabilmiş olmasının sebebi tedavi konusunda en başından beri aşırı invazif girişimlerden kaçınmış olmamız ve/veya İtalya, İspanya, Fransa ve İngiltere’deki kötü deneyimlerden ders alıp antiviral ilaç kullanımına ihtiyatlı yaklaşmış olmamızdandır.”

Engelbrecht, Torsten; Köhnlein, Claus, COVID-19 (excess) mortalities: viral causeimpossible—drugs with key role in about 200,000 extra deaths in Europe and the US alone,www.realnewsaustralia.com, October 1, 2020

Yaşanan mega korona paniğinde tüm dünya daha krizin başında, COVID-19 hastalarındaki etkileri daha doğru dürüst çalışılmadan bir dolu yan etkiyle gelen ilaçları denemeye başlıyor. Örneğin, Pharmazeutische Zeitung dergisi daha 28 Ocak 2020’deki haberinde, koronavirüslerin bilinen bir ilacı olmamasına rağmen tedavide—deneme-yanılma yöntemi ile— birtakım HIV ilaçlarının kullanılmakta olduğunu yazıyor. Bahsi geçen HIV ilaçlarının, hele de yaşlı ve sağlık durumu ileri derecede bozuk kişilerin hayatına mâl olabileceği bilinirken, tercih edilen yol bu oluyor.

Basında yer alan bir başka habere göre de, Amerikan ilaç firması AbbVie, Çin sağlık bakanlığından yetkililerin HIV ilaçları Kaletra’yı talep ettiğini duyuruyor. Kaletra, Lopinavir ve Ritonavir karışımı bir preparat ve elbette diğer antiviral ilaçlar gibi ölümcül yan etkilere sahip.

Hüttemann, Daniela, Lungeninfektionen: Wie wird eine Coronavirus-Infektionbehandelt?, www.pharmazeutische-zeitung.de, January 28, 20201390 Lopinavir / Ritonavir, www.aidsinfo.niv.gov

Yüklü deneysel ilaç uygulamalarına kapı aralayan ise muhtemelen 18 Şubat 2020’de The Lancet tıp dergisinde yayımlanan tek vakalık Covid tedavi sunumu gibi yayınlar oluyor. Biraz titizlikle irdelense rahatlıkla bu tarz ilaç tedavilerine kalkışılmaması için uyarı niteliği kazanabilecekken, maalesef hiç düşünmeksizin kritik durumdaki hastalara deneysel ilaçların boca edilmesinin yolunu açıyor bu yayın.

Vaka sunumu yapılan hasta 50 yaşında; ateş, üşüme-titreme, öksürük, halsizlik ve nefes darlığı şikayetiyle geliyor ve “COVID-19” hastası olarak yatışı yapılıyor. Ve antiviral ilaçlarla tam bir taarruza maruz bırakılıyor: interferon alfa-2b, lopinavir ve ritonavir, antibiyotiklerden moxifloxacin ve meropenem, yanında yüksek doz kortizon (metilprednizolon). Bu sayılan ilaçların her biri, tek başına uygulandığında bile ölüm de dahil olmak üzere oldukça ağır yan etkilere yol açabilen maddeler. Hastanın otopsisinde karaciğer hasarı tespit ediliyor ve en azından bunun, verilen ilaç tedavisi yüzünden gelişebileceği yayın yazarları tarafından da kabul ediliyor. Elbette, hastanın bizzat ilaç toksisitesine bağlı olarak hayatını kaybetmiş olabileceği göz ardı edilemeyecek bir ihtimal.

Henüz 50 yaşında ve altta yatan bilinen bir sağlık sorunu da olmayan biri bile ağır grip semptomları için verilen ilaç kokteyline dayanamayıp vefat edebiliyorsa, “COVID-19” hastası denilerek kanser hastaları da dahil olmak üzere sağlık durumu son derece nazik 70-80 yaşındaki insanlara verildiğinde bu muazzam toksik ilaç karışımlarının etkisi ne olur, herhalde tahmin edebiliyoruzdur.


Peki ama doktorlar bu 50 yaşındaki hastaya niye bu tedaviyi verdiler? The Lancet yayınında neden kapanış yorumu olarak hastanın “şiddetli akut solunum yetmezliği sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2)’den öldü”ğü yazıyor? Başka hiçbir şey değil, virüs öldürmüş yani bu insanı? Tıp camiasına hakim tünel vizyonundan neden olarak sadece virüs gözüküyor, içlerine işlemiş inançları onlara kurtuluşun bir tek ilaçta olduğunu söylüyor, korkularını bir tek bununla avutabiliyorlar da ondan. İlaca mutlak güven ve denenmedik ilaç bırakmama güdüsü tıp camiasının ruhuna işlemiş durumda da ondan. Hele de “pandemi” ortamının yarattığı panikle, çare olarak daha fazla ilaca sarılmaları olağan. 

50 yaşındaki bu zavallı nefes darlığı çekiyor diye kortizon veriliyor. Kortizon nedir? İnflamatuar yanıtı yatıştırıp yavaşlatan bir lenfosit baskılayıcı. Öyle olunca ateş de düşüyor tabii, başka semptomlar da azalıyor. Hasta geçici olarak kendini biraz daha iyi hissediyor, nefes alabilmeye başlıyor. Lakin bir de faturası var bu rahatlamanın: immün sistem fena halde baskılanmış olduğundan hasta için ölüm tehlikesi ortadan kalkmıyor ve hatta burada olduğu gibi kişiye bir de kendi içinde hayati tehlike oluşturan başka ilaçlar da verilmekteyse, sonuç kaçınılmaz olabiliyor. 

Gelgelelim, Lancet yayınının vardığı sonuç hastanın virüsten ölmüş olduğu. İlaç tedavisine rağmen ölmüş hem de, ilaçlar yüzünden değil. Tıp camiasında sözü kanun addedilen The Lancet gibi bir dergi kalkıp böyle bir yayın yapınca da ne oluyor, bu “tedavi” şekli COVID-19 için model terapi haline geliveriyor

Bir iki haftaya kalmadan, yukarıda yüksek mortalite görülen ülkeler olarak ismi geçenlerin hepsinde (ve başka yerlerde de) çok yüksek toksisitedeki ilaçlar tamamen deneysel olarak ve hatta ruhsat almış oldukları endikasyonlar dışında (off-label) bol keseden hastalara verilmeye başlıyor. Daha da kötüsü bu ilaçlar bu şekilde en çok, testi COVID-19 pozitif çıkmadan önce de ağır hastalıkları bulunan yaşlı insanlara veriliyor.

Resmi veriler, yüksek seyirli ölüm oranlarının İtalya’dan havalanıp, bir çırıpıda İspanya ve Fransa’yı kat edip, İngiltere ve Belçika’ya konuverdiğini gösteriyor. Buradan sonra göç sırası elbette ABD ve Brezilya’ya geliyor.

İtalya’da, bilhassa Lombardiya’da “ilaç çılgınlığı” 17 Mart gibi başlıyor, en çok da huzurevleri ve bunların kliniklerini tutmuşa benziyor. İtalya’dan 9 nisan 2020’de çıkan şu ölüm istatistiği ise ibretlik ve kendi içinde çok şey anlatıyor; ölen hastaların %84’ü başta azitromisin olmak üzere antibiyotik tedavisi görmüş olanlar, %55’i antiviral ilaç almış, %33’ü kortikosteroid ilaç alırken %18.6’sı ise bu üçünü birlikte almış.

Azitromisin (Zitromax / Zmax) İle ilgili olarak 2013 yılında FDA’nın yayımladığı ve kalpte ölümcül olabilecek ritim düzensizliğine yol açtığı ile ilgili bir uyarı bulunmakta.

https://www.fda.gov/drugs/drug-safety-and-availability/fda-drug-safety-communication-azithromycin-zithromax-or-zmax-and-risk-potentially-fatal-heart

https://www.drugs.com/fda-alerts/300-0.html

Antiviral ilaçların ölümcül olabileceği de bilimsel olarak kafi derecede ispatlanmış durumda. 

Bunlar arasında, yukarıda bahsi geçen 50 yaşındaki hastaya da verilmiş olan  Lopinavir-Ritonavir de bulunmakta. 

https://kaletra.com/
https://www.drugs.com/mtm/lopinavir-and-ritonavir.html

Kortikosteroidler için ise 10 Nisan 2020’de Journal of Infection’da yayımlanmış bir çalışmaya göre “Kortikosteroidler daha ziyade ağır sağlık problemlerine sahip hastalara gerekmektedir. Koronavirüs pnömonisi geliştirmiş hastalarda kortikosteroid kullanımı ise ölüm riskinde artış ile ilişkilendirilmiştir.” Yazarlar, yayınlarında “kortikosteroidlerin COVID-19 tedavisi için kullanımında ihtiyatlı olunması gerektiği” yönünde uyarıda bulunuyorlar, ancak bakıldığında ortaya çıkan şey esasen, bu bağlamda kortikosteroid kullanımını haklı çıkaracak veya mazur gösterecek tıbbi kanıtın olmadığıdır.

https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0163445320301912https://doi.org/10.1016/j.jinf.2020.03.062

Fransızların Culture dergisi, girişilen kitlesel ilaç deneyinin pratikte neye benzediğini dökümlüyor. Başlık: “Covid-19: Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya’da doktorlar bu hastalıkla nasıl mücadele ediyor?”

İtalya’nın Fransa sınırındaki Liguria bölgesindeki Imperya ili Tabipler Birliği başkanı, nörolog  Francesco Alberti pandemi nedeniyle işe geri dönüyor ve şu açıklamayı yapıyor:

“Öncekilerden çok farklı ve hastasına göre ağır da seyredebilen bu hastalık için haliyle çok sayıda tedavi denemesi yapıp bir yandan da türlü klinik deneyler yürütmekteyiz. Hastanın salt ateşi varsa ve 4-5 günden fazla sürmüyorsa bu durum, paracetamol veriyoruz. Bu süre aşıldığında ise hastalığın ilerlemesini durdurmak için antiviral tedavisine başlıyoruz; en çok kullandıklarımız hidroksiklorokin (Plaquenil markayı kullanıyoruz), yanında hidroksiklorokin’in kalp ritmi problemleri oluşturabildiğini de gözeterek azitromisin adlı antibiyotiği veriyoruz. Bunun dışında diğer antivirallerden remdesivir ve favipiravir’i de kullanıyoruz. İmmün sistem virüsle başa çıkamayacak gibiyse, bu durumda romatoid hastalıklarda kullanılmakta olan tocilizumab aslı immünolojik ilacı da hastalarda denemekteyiz.“

https://www.franceculture.fr/sciences/covid-19-en-france-italie-espagne-allemagne-comment-les-medecins-sattaquent-a-la-maladie

Alberti sözlerine devam ediyor: “Tek bir tedavi protokolü yok bu iş için. İlaçları ruhsatlı endikasyonlarının dışında kullanmaktayız (off-label). İtalya Sağlık Bakanlığı ve İlaç Dairesi, başka hastalıkların tedavisine yönelik olsalar da bu ilaçları kullanmamıza izin verdi.”

Hastaların entübasyonla suni solunuma alnması ile ilgili olarak da Paris’teki Bichat hastanesi’nde Enfeksiyon Hastalıkları Hasta Canlandırma ve Yoğun Bakım ünitesi şefi Jean-François Timsit şunları söylüyor:

“Yoğun bakıma alınan hastalarda can kaybı oranının şu an için %30 düzeyinde olduğu tahmin ediliyor. Entübe edilmiş olanlarda ölüm oranının %50’ye çıktığını görüyoruz.”

%30 zaten yüksek bir oran, hele bir de entübasyonla yarı yarıya can kaybını düşünün. İlk başlarda entübasyona bu kadar yönelinmesinin ardındaki sebep ise, hastaya normal (ve daha az korumalı) maske ile oksijen verildiği takdirde hastanın soluğundan etrafa ve personele viral enfeksiyon bulaşından çekinilmesi. Oysa ta 2002-2003’teki ilk SARS salgınından bu yana hastaların entübasyonla hayatını kaybetme riskinin çok yüksek olduğu bilinmekte. Ancak yine de bu trend, COVID-19 tedavisinde de devam ettiriliyor.  Şubat 2020’de The Lancet’te yayımlanan bir makalenin çizdiği tablo oldukça karanlık: Entübasyona alınan 22 hastadan yalnız 3’ü hayatta kalıyor.

Clinical course and outcomes of critically ill patients with SARS-CoV-2 pneumonia in Wuhan, China: a single-centered, retrospective, observational study, The LancetDOI:https://doi.org/10.1016/S2213-2600(20)30079-5
https://www.thelancet.com/journals/lanres/article/PIIS2213-2600(20)30079-5/fulltext

23 Aralık 2020’de, focus.de’de yayımlanan “Entübasyondaki Fazlasıyla Yüksek Ölüm Oranları” başlıklı makalede göğüs hastalıkları uzmanı Thomas Voshaar’ın yaptığı açıklama: 

“Korona ile mücadelede hastanın hemen entübasyona alınması yapılabilecek en büyük hatadır.”

Voshaar, COVID-19 mağduru diye etiketlenmiş hastaların entübasyonunun can kaybı oranlarını fırlatan faktör olduğunu söylüyor.

“İnvazif bir şekilde ventilasyona alınan COVID-19 hastalarının yüzde ellisi hayatını kaybediyor. Tıbben farklı bir yönteme geçmemiz gerektiğine en açık işarettir bu.”

Voshaar’ın meslekdaşlarına bu yöndeki çağrıları ne yazık ki dikkate alınmıyor.


YÜKSEK DOZ HİDROKSİKLOROKİN TRAJEDİSİ 


İtalya’da salgın öncesinde de hastalara yaygın biçimde önerilmekte olan hidroksiklorokin’in salgınla birlikte aşırı yüksek dozlarda ugulanmaya başlaması sayısız insanın hayatına mal olmuş durumda.

Hidroksiklorokin’in ağır yan etkileri arasında kalp aritmisine bağlı ölüm de bulunmakta. Bu yan etki riskini özellikle artıran husus ise yüksek doza çıkılması. İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere ve ABD’de COVID-19 hastalarına yapılan şey de tam olarak bu işte. İlaç düşük dozda verildiğinde iyileştirici etki sağlayabileceğini belirten Yale Üniversitesi’nden epidemiyolog Harvey Risch yazdığı bir e-postada şöyle diyor:

“Hidroksiklorokin’in doz aşımı durumunda işlevini yitireceği ve toksisiteye gideceği hususunda hemfikirim.” 

İspanya’nın İlaç ve Tıbbi Ürün Denetleme İdaresi (Agencia Española de Medicamentos y Productos Sanitarios – AEMPS) 16 mart 2020’de ‘Özel Durumlara Yönelik İlaç Yönetimi’ [Management of Medicines in Special Situations (MSE)] yönetmelikleri üzerinden ülke geneline hidroksiklorokin ve bunun biraz daha toksik çeşidi olan klorokin dağıtımına başlıyor. Barselona’nın 150 km kuzeyinde, hemen Fransa sınırı altındaki Cerdenya Hastanesi’nden Miquel Barceló nisan başında Fransız Culture dergisi ile söyleşisinde şöyle diyor:  

“Bu ilaç [hidroksiklorokin ] ile ilgili bir başıboşluk durumu yaşanmakta … Bizde yoğun bakımda yatan sayısı da can kaybı da Occitania’ya [sınırın hemen ötesindeki Fransız bölgesi] göre fazla. Ortalığı kasıp kavuran bir hastalık olunca insanlar bir şeyler yapmak lazım diye düşünüyor. O yüzden bu ilacın kullanımına fazla itiraz eden yok gibi.” 

Bundan hemen 2 gün sonra ise (18 Mart) WHO direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus kamuoyuna, COVID-19’a karşı ilaçla mücadele için geniş çaplı çalışmalar başlatıldığını açıklıyor:

“Farklı metodolojiler üzerine kurulmuş irili ufaklı deneyler ile insan hayatı kurtaracak tedavi yönteminin hangisi olduğuna karar verebilmemiz güç olacağından WHO ve ortakları birçok ülkede birden bir deney düzenleyerek bu testten geçmemiş tedavilerden bir kısmını birbiriyle kıyaslama yoluna gitmeye karar vermiştir. İhtiyacımız olan veriyi üretecek şekilde tasarlanmış bu geniş çaplı uluslararası deneyle en çok hangi tedavilerin işe yaradığını anlayabileceğiz. Bu deneyimizin adı “COVID DAYANIŞMASI” (SOLIDARITY) olarak belirlenmiştir.”

“COVID DAYANIŞMASI” deneyi kapsamında araştırılan remdesivir; lopinavir/ritonavir (Kaletra); Interferon-β’nin Kaltera, hidroksiklorokin ve klorokin ile birlikte kullanımı oluyor.

İnsanlar üzerinde yürütülen deneylerde kişilerin haklarını korumak amacıyla kurulmuş ‘Alliance for Human Research Protection’ grubundan doktor Meryl Nass’ın konuyla ilgili tespitleri ise şöyle:

“Lakin, WHO’nun denenecek ilaçlar listesinde herhangi bir doz yönergesi olmadığı gibi, yine WHO’nun 8 Nisan tarihli klorokin dozaj konsültasyonunda da şaşırtıcı biçimde hangi dozların kullanıldığına dair bilgi yer almamaktadır.”

WHO’nun düzenlediği toplantı tutanaklarından hazırlanan raporun giriş bölümünde şu bilgi geçmekte: 

“Deney için seçilen klorokin ve hidroksiklorokin doz şemasında iki oral doz yükleme seçeneği (250 mg/tablet CQ veya 200 mg/tablet HCQ) bulunmakta, bunu takip eden on gün boyunca idame sozu olarak da günde iki kez oral doz alımı öngörülmektedir. Bu toplantı, deney için belirlenen bu dozların uygun olup olmadığını görüşmek üzere düzenlenmektedir.”

Ancak Dr. Nass dozaj konusundaki bu bildirimlerin kasıtlı olarak muğlak bırakılmış olduğu ve hatta yanıltıcı olduğu görüşünde, zira “COVID DAYANIŞMASI” deneyinde gerçekte kullanılan dozun ilk 24 saatte 2.400 mg, bunun üzerine de sonraki 10 gün içerisinde eklenen 9.2 gram [9.200 mg] şeklinde olduğunu tespit ediyor.

Seçilen bu haddinden fazla yüksek bu dozaj, WHO’nun klorokinin muhtemel rolü ile ilgili 13 mart 2020 tarihli gayri-resmi konsültasyon raporu dikkate alındığında daha tuhaf kaçıyor. Görünüşe göre klorokinin farmakokinetiğini araştıranlar arasında Gates Vakfı da var (toplantıdaki 25 katılımcının 5’i Gates Vakfı’ndan). Raporda dediğine göre, “Tedavide yüksek dozlara çıkılması öngörülmektedir; yani ilk baştaki kilogram başına 10 mg’lık baz yükleme dozunun ardından yedi gün boyunca günde 2 kez kilogram başına 5 mg verilecektir.” (250 mg’lık klorokin tablette 150 mg “baz” ilaç bulunmakta.)

70 kiloluk birine bu ilacın bu protokolle verildiğini düşünelim: yükleme dozu olarak kişi 700 mg baz, yani 1.200 mg klorokin alacak demektir. “COVID DAYANIŞMASI” deneyinde ilk 24 saatte hidroksiklorokin için öngörülen 2.400 mg’lık doz yüklemesine göre hayli düşük kalıyor bu.   

Klorokinin de hidroksiklorokinin de vücutça yıkımlanması hayli güç ilaçlar olduğu unutulmamalı; hatta vücuttan atılma yarı-ömürleri bir ila iki ay civarında. Bu hesaba katıldığında alınan dozların çok çabuk birbiri üzerine eklenerek ölümcül etkiler ortaya çıkarabileceği aşikardır, yaşlılar için bu daha da olası bir problemdir.

1986’da Alman tıp dergisi Zeitschrift für Rechtsmedizin’de yayımlanmış makalenin başlığı: “Tod nach Gabe von 1250 mg Chloroquin bei Porphyria cutanea tarda“. (Porfiria kutena tarda [metabolik bir hastalık] vakasında 1250 mg [1.25 g] klorokin uygulamasından sonra gelişen can kaybı).

Porfiria kutena tarda: Karaciğerde işlev bozukluğu, güneş ışınlarına aşırı duyarlık sonucu deride kızartı ve büller oluşması, hiperpigmantasyon, sertleşme, idrarda aşırı üroporfırin bulunuşu ile belirgin kalıtsal porfiri


Başka kaynaklar bu ilaç için ölümcül dozu 2 ila 3 gram olarak vermiş.

1979’da WHO, H. Weniger adında bir araştırmacı tutarak kendisinden klorokinin toksisitesini değerlendirmesini istemiş. Weniger, klorokin zehirlenmesi yaşamış 335 erişkin vakanın raporlarını incelemiş. Raporunun 5. sf’sında Weniger, “1.5 – 2.0 g’lık klorokin bazı [= 2.5 – 3.3 g klorokin] ölümcül olabilmektedir”, diye yazıyor. 

Review of side effects and toxicity of chloroquine / by H. Weniger,
https://apps.who.int/iris/handle/10665/65773?show=full

https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/65773/WHO_MAL_79.906.pdf?sequence=1&isAllowed=y

“COVID DAYANIŞMASI” deneyinde kullanılan ve klorokinle hayli benzer özellikteki hidroksiklorokin’in daha ilk 24 saatte 2.4 gram dozunda verildiği, üzerine de sonraki 10 gün boyunca toplamda 9.2 gram daha eklendiği bu noktada dikkatlerden kaçmamalıdır.

Dr. Nass şunları söylüyor: “Tüm uzmanlar Goldfrank’in Toksikolojik Acil Durumlar kitabında belirttiği şu konuda hemfikirdir: Klorokinin ‘toksik – terapötik doz marjini’ çok küçüktür”. Doğru kullanıldığında son derece emniyetlidir bu ilaç, ancak çok az bir fark kafidir doz aşımı için ve ölümcül olabilir. WHO’nun klorokin bazlı ilaçlar üzerine düzenlediği her iki konsültasyonda da görev alan Wellcome Trust vakfı baş akademisyeni ve sıtma tedavisinde uzman Prof. Nicholas White da bunu doğrulamıştır.” 

WHO‘nun raporunda klorokin dozlaması ile ilgili geçen şu ifade dikkat çekici: 

“Toplantıda genel kanaat bu ilacın doğuracağı riske karşın sağlayacağı faydanın makul düzeyde olacağı yönünde olmuşsa da, şu an öngörülmekte olan protokol dahilindeki ‘minimalistik güvenlik verisi toplama’dan kastın tam olarak ne olduğu konusunda kuşku ve çekinceler dile getirilmiştir”.

Dr. Nass’ın bununla ilgili yorumu şu: “COVID DAYANIŞMASI deneylerinde çıkılan yüksek dozların tıbbi gerekçesi ve açıklaması yoktur. Standart ilaç deneyleri ile karşılaştırıldığında güvenlik verisi toplamadaki eksiklikleri yüzünden bu deney dizaynı, ilacın toksik etkilerinin anlaşılmasını güçleştirebilir. Bu durum tamamıyla etik dışıdır.”

Ve fakat dünya genelinde pek çok ülke bu DAYANIŞMA deneyine katılma kararı alıyor, bunlar arasında (çokça nisan ayıyla sınırlı olmak üzere) hayli yüksek fazladan ölüm oranları çıkaran İspanya, Fransa, İsviçre ve Belçika gibi ülkeler de var.

İsmin çağrıştırdığı tüm iyi niyete rağmen COVID DAYANIŞMASI deneyi çıkılan aşırı yüksek dozlar ve elbette çoğu kez yanında başka toksik ilaçların da veriliyor olması nedeniyle tam bir felaketle sonuçlanıyor. Klorokin’in ne denli tehlikeli olabileceği Brezilya örneği ile iyiden iyiye görünür hale geliyor. 13 Nisan’da Chicago Tribune gazetesi, Brezilya’da koronavirüs hastalarının tedavisi için devlet tarafından önerilen klorokin protokollerinde yüksek doz alan hastalarda ölümle sonuçlanabilen kalp aritmileri gözlemlenmesi nedeniyle uygulamanın askıya alınmak zorunda kaldığını yazıyor. Deneyde hastalara klorokin ile birlikte, kendisi de benzer risklere sahip azitromisin (zitromax) de veriliyor.

Toronto Üniversitesi’nde klinik farmakoloji bölüm başkanı Dr. David Juurlink’in yorumu şöyle oluyor:

“Bana göre bu deneyin ortaya çıkardığı tek faydalı bilgi olmuştur, o da klorokin’in elektrokardiyogram’da [kalbin elektriksel aktivitesini ölçümlüyor] doz-bağımlı olarak anomaliyi arttırdığı, bunun da hastaları ani kalp krizi nedeniyle ölüme yatkınlaştırdığıdır.”  

Deneye dahil olan hastaların kabaca yarısına beş gün süreyle günde iki defa alınmak üzere 450’şer miligram klorokin veriliyor; toplamda 4.5 gram alınmış oluyor. Geri kalan hastalar ise 10 gün boyunca 12 saatte bir, 600 miligram alıyorlar; yani toplamda 12 gram ediyor. Bu ilaç düzenine geçilmesinin 3. gününde araştırmacılar ‘yüksek doz’ grubunda kalp aritmileri baş gösterdiğini fark ediyor. Tedavinin altıncı gününde 11 hasta hayatını kaybetmiş oluyor, bunun üzerine deneyin ‘yüksek doz’ kolu derhal durduruluyor.

İsviçre 16 hastaneyle COVID DAYANIŞMASI deneyine katılıyor ve orada da ampirik kanıtlar, yaşanmaya başlanan fazladan ölümlerin bizzat ilaçlara bağlı olduğu şüphesini doğuruyor. Ülkenin federal istatistik bürosundan gelen veriler, genelin üstünde (fazladan) ölümlerin ülkenin yalnızca İtalyanca ve Fransızca konuşulan kantonlarında görülmekte olduğunu, Almanca konuşulan bölgelerinde görülmediğini ortaya koyuyor. 

Dili Almanca olan kantonlardan Zürih 1.521.000 nüfusuyla, kendisinden çok daha küçük (353 bin nüfuslu) ve dili İtalyanca olan Ticino ile aynı ölüm oranına sahip. Mevzubahis bir solunum yolu virüsüyse şayet, aynı ülkede kantonuna göre davrandığını ve buralara farklı güçlerde saldırdığını düşünmek tamamıyla akıl dışıdır

Ölüm öbeklenmelerinin bazı yerlerde müthiş çabuk geliştiği de dikkate çarpmakta. Örneğin, (COVID DAYANIŞMASI deneyine iştirak eden Valais bölgesindeki) Saas-Grund’a bağlı San Antonius yaşlı bakım ve huzur evinde, İsviçre devlet televizyonun verdiği habere göre ilk “pozitif” test sonucu 1 Nisan 2020’de çıkıyor, ilk ölüm 17 Nisan’da gerçekleşiyor ve bunun hemen ardından peşpeşe 14 ölüm daha geliyor; huzurevi sakinlerinin neredeyse üçte biri bir anda yitip gidiyor.

Huzurevi yöneticisi Patricia Pfammatter: 

“Virüs tespit edilmiş ancak durumu gayet iyi olan birçok yaşlımız vardı, hatta yedi-sekiz gün sonra dedik ki tamam, atlattılar artık virüsü, fakat sonra ne olduysa birden işler tersine dönüverdi. Birkaç saat içinde şuurları kapanıyor, tepki vermez oluyorlardı, ölümün kıyısına geldiklerini anlıyordunuz.” 

Dr. Meryl Nass bu durumu şöyle eleştiriyor: 

“COVID DAYANIŞMASI deneyleriyle hidroksiklorokin’in Covid-19’a karşı bir faydası olup olmadığı değil de, hastaların toksik, non-terapötik dozlara dayanıp dayanamayacağı ölçülmekte sanki.” 

Fakat iş “COVID DAYANIŞMASI” deneyleriyle kalmıyor. 22 Mart’ta Fransız biyomedikal araştırmalar idaresi INSERM, Avrupa’da KEŞİF (DISCOVERY) adıyla ilave bir deneyin koordinasyonunu başlattıklarını, WHO’nun izinden giderek oluşturdukları bu modelin de yedi ülkeden, 800’ü Fransa’dan olmak üzere 3.200 hastayı kapsayacağını açıklıyor. Açıklamaya göre burada denecek ilaçlar da, klorokin hariç, aynı.   

8 Nisan tarihli Newsweek haberi, 22 Mart’ta KEŞİF deneyine seçilmiş Nice’teki üniversite hastanesinde (CHU) hidroksiklorokin ile tedavi deneyinin durdurulmak zorunda kaldığını bildiriyor. Fransa’nın günlük yayın yapan gazetelerinden Nice-Matin’e verdiği röportajda, CHU bünyesindeki Pastör Hastanesi’nin kardiyoloji bölüm başkanı Emile Ferrari, bazı hastaların baş gösteren kalp ritim bozukluğu nedeniyle tedaviyi yarıda bırakmak zorunda kaldığını açıklıyor.

Ferrari’ye göre kalp ritminde bozulma riski, hidroksiklorokin yanında azitromisin verildiği takdirde artış gösteriyor. Bu tedavinin verildiği hastaların bir kısmı için ilaçlar, hastalığın kendinden daha tehlikeli gözükmekte diyor Ferrari. Almanların eczacılara yönelik dergisi Deutsche Apotheker Zeitung’da da, “Devam etmekte olan birçok başka COVID-19 deneyi de bulunduğundan, bu gözlemler özellikle önemli,” deniyor.

Fransa’da hakikaten hayli büyük ilaç denemelerine ev sahipliği yapıyor bu süreçte. L’Express gazetesinin 23 Mart tarihli haberi, ülkenin Halk Sağlığı Yüksek Konseyi’nin (Haut Conseil de santé publique), “verili bir tedavinin işe yarayıp yaramadığını süratle anlamanın en emin yolu bu olduğundan doktorlarımızın ülkede devam etmekte olan türlü ilaç denemelerine mümkün olduğu kadar çok hastayı dahil etmesi açğrısından bulunuyoruz,” dediğini yazıyor. 1 Nisan 2020 itibariyle yayımlanmış, ülkede yürürlükte olan COVID-19 tedavi projelerinden oluşan listede adı geçen diğer pekçok ilacın yanısıra remdevisir, kaletra ve hidroksiklorokin’in de listede yerini almakta.

Belçika’da sağlık bakanlığı tarafından yayımlanmış 8 haziran 2020 tarihli bir kılavuzdan, KEŞİF deneyi çerçevesinde Avrupa Birliği genelinde yüksek dozlarda hidroksiklorokin uygulaması yapılmış olduğu anlaşılıyor.

Peki deney yolculuğu burada bitiyor mu? Elbette hayır!

3 Nisan 2020, İngiltere hükümeti yalnızca 15 günde ülke genelindeki 132 hastaneden 1000 kadar hastanın dahil edildiği ve daha binlercesinin de katılımının beklendiği, muhtemelen  dünyanın en geniş katılımlı randomize-kontrollü COVID-19 tedavi denemesi olacak İYİLEŞME (RECOVERY) adını verdikleri programı duyuruyor. Bu programda da çok sayıda ilaç var denenen. Bunlar arasında ismi geçenlerden bazıları şöyle: Lopinavir-Ritonavir, [anti-inflamatuar ilaç] Dexamethasone, Hidroksiklorokin

İYİLEŞME deneyinde başarısı sınanacak diğer ilaçlar arasında yine azitromisin ve tocilizumab’ın yanısıra, koronavirüsü hedef alan monoklonal antikor bileşimi olarak adlandırılan REGN-COV2 de var.

Bir bölümü Wellcome Trust ve Bill & Melinda Gates vakfınca karşılanan İYİLEŞME deneyi görülmemiş bir hızla ilerliyor, çok kısa sürede İngiltere genelinde ulusal sağlık sistemine bağlı 175 hastane’den 11.000 hasta deneylere kaydoluyor. Ancak bir süre sonra deneyin hidroksiklorokin kolu bir anda askıya alınıyor. Gerekçe olarak, hidroksiklorokin’in COVID-19 nedeniyle hastaneye kaldırılmış hastalarda can kaybını önlemede göze çarpan bir avantaj sağlamamış olduğunun görülmesi veriliyor. Oysa bu açıklama gerçeği örtbas etmek yapılmış edebi kelamdan başka bir şey değil, çünkü hidroksiklorokin tedavisi uygulananların dörtte biri o deneyde ( %25,7) kaybediliyor. 

İYİLEŞME deneyinde öngörülen hidroksiklorokin dozunun DAYANIŞMA deneyindekiyle benzerliğine bakınca sonuç o kadar da şaşırtıcı gelmiyor aslında. Oxford Üniversitesi Tıp fakültesinde görevli profesör doktor ve aynı zamanda İngiltere bazlı İYİLEŞME deneyinin eş başkanlarından Martin Landray’in, Fransız internet gazetesi France-Soir’a 6 Haziran 2020’de verdiği bilgiye göre, “[hidroksiklorokin için yükleme dozu] ilk 24 saatte 2.400 mg, 2. günden 10. güne kadar da günlük 800 mg. Toplamda 10 günlük bir tedavi protokolü bu”. Yani, nereden baksanız 2.4 gramı daha ilk günden olmak üzere toplamda 10 grama yakın hidroksiklorokin veriliyor insanlara. 

Dr. Meryl Nass’in dikkat çektiği gibi, “burada hastanın kilosuna göre doz ayarı yapılması gerektiği gibi gerçekler göz ardı edildiği gibi, böbrek veya karaciğer fonksiyonu gibi faktörlerin de gözetilmediği görülüyor. İYİLEŞME deneyinde, hastaneye kaldırılmış, durumu zaten ağır Covid-19 hastalarına tedavilerinin ilk 24 saatinde 1860 gramlık hidroksiklorokin bazı (2400 mg hidroksiklorokin) veriliyor ki bu muhtemelen ölümcül bir dozdur.”

Landray’a İngiltere’de hidroksiklorokin için çıkılabilecek maksimum doz şudur gibi bir yönerge olup olmadığı sorulduğunda cevaı ciddi ciddi, “Bir bakmam lazım ama 2400 mg’dan çok daha fazla olması lazım, en az altı veya 10 katı filan,” oluyor. Ardından kendisine İngiltere’nin İlaç ve Tıbbi Cihaz Denetleme Kurumu (MHRA) tarafından hidroksiklorokin için belirlenmiş bir öldürücü doz değeri bulunup bulunmadığı sorulduğunda ise cevabı, ”Tedavi veren doktorların hiçbirinden ölümlerin herhangi birinin hidroksiklorokin kaynaklı olabileceğine dair bir bildirim almadık. Deneyin hidroksiklorokin koluna da güvenlik sorunu nedeniyle değil, işe yaramadığı için son verildi. COVID gibi yeni bir hastalık için onaylı doz protokolü olmasını zaten bekleyemezsiniz. Ancak dediğim gibi, deneyde verilen hidroksiklorokin dozu sözgelimi amipli dizanteri için  kullanılandan farklı değil.”

İYİLEŞME deneyinin baş müfettişi Peter Horby her ne kadar France Soir gazetesinin Landry’nin sözlerini yanlış anladığını ve aktardığını iddia etse de, bu sözler bir tıp adamına yakışmayacak pervasızlıktadır ve büyük sorumsuzluk olarak addedilmelidir.

Ingiltere’nin hidroksiklorokin için günde aşılmaması gereken doz miktarı olarak belirlediği değer 6,5 mg/kg’dir, yani günde yaklaşık 500 mg civarındadır. İnanılır gibi değil ama, İYİLEŞME deneyinde daha ilk 24 saatte 2.400 mg olarak verilen hidroksiklorokin dozu, Fransa’nın L’autorisation de mise sur le marché (AMM) kurumunca belirlenmiş ve alındığı takdirde kişinin acilen hastaneye kaldırılmasını gerektiren 25mg/kg’lık (örn.. 75 kg’lık biri için günde 1875 mg) doz aşımı değerinden de yüksektir. Ayrıca İYİLEŞME’de kullanılan doz, France Soir’ın 8 Haziran 2020 tarihli “İyileşme deneyi: Brexit ve dozaşımı” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, Fransa’daki Dünya Tabipler Birliği’nce (WMA) önerilenin de hayli üstündedir. 

İYİLEŞME ve DAYANIŞMA deneylerinin ikisinde de çalışmanın hidroksiklorokin kolu ani bir şekilde, biri 5 diğeri de 17 haziranda olmak üzere sonlandırılıyor ve tesadüf o ki bu tarihler tam da insanların ilacın ölümcül dozlarda kullanılmakta olduğunu fark edip, Twitter gibi sosyal medya ortamlarında “#Recoverygate” gibi etiketler altında seslerini yükselttikleri zamana denk geliyor.

Bir başka tuhaflık da, hidroksiklorokin deneyi sonlandırılmadan hemen önce, 28 Mayıs’taki İYİLEŞME Denetleme Komitesi toplantısında ‘hidroksiklorokin ile ilgili hiçbir sorun yoktur, o yüzden 11 Haziran’daki bir sonraki toplantıya kadar deneye katılımcı alımına aynen devam edilmelidir’ kararı çıkmış olması. Kurulun 22 Mayıs tarihli ve 96.000 hastanın kaydı incelenerek yürütülmüş Lancet çalışmasından haberdar olmadığı anlaşılıyor buradan. Bu çalışmada da, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında  hidroksiklorokin alan hastalarda ölüm oranlarının daha yüksek seyrettiği, hatta hidroksiklorokin ile birlikte makrolidlerden azitromisin de verilen hastalarda ölüm oranlarının daha da yükseldiği ortaya konuluyor. 

Fakat fiyaskonun sonu bir türlü gelmiyor. 29 Mayıs tarihinde Hindistan Tıbbi Araştırmalar Konseyi, WHO’ya İYİLEŞME deneyinde kullanılmakta olan olağanüstü yüksek dozdaki hidroksiklorokin konusunu iletiyor, dozun Hindistanda yürütülmekte olan deneylerdekinin dört katı olduğu haber veriliyor. 4 Haziran’da İngiliz İlaç ve Tıbbi Cihaz Denetleme Kurumu, İYİLEŞME deneyini yürüten ekipten hidroksiklorokin verilerini incelemesini istiyor. Fransız sağlık bakanı da 23 Mayıs 2020’de aynı talimatı veriyor. Dört gün geçmeden 27 Mayıs’ta Fransa, Milli İlaç ve Tıbbi Cihaz Güvenliği Denetleme Kurulu’ndan aldığı olumsuz rapora istinaden hidroksiklorokin kullanımına son veriyor. 

Bunu 4 Haziran’da The Lancet’te yayımlanmış ve hidroksiklorokin (ve yanında antibiyotiğin) öldürücülüğünü ortaya koyan geniş çaplı çalışmanın dergi tarafından geri çekilmesi izliyor. 

Ardından, aşırı yüksek dozlarda uygulanıp sayısız ölüme yol açıldığının itirafı yerine, ilacın işe yaramadığı gerekçesi ile İYİLEŞME ve  DAYANIŞMA deneylerinde hidroksiklorokin kullanımına son verilmesi ile birlikte bu defa da sahne, Remdevisir adlı bir diğer toksik ilaca kalıyor. 

Fakat burada atlanmaması gereken bir diğer önemli nokta da, Ingiltere için hidroksiklorokinde çıkılabilecek maksimum dozun ne olduğu sorusu üzerine Dr. Landray’ın verdiği şu cevap:

“Bir bakmam lazım ama 2400 mg’dan çok daha fazla olması lazım, en az altı veya 10 katı filan …  deneyde verilen hidroksiklorokin dozu sözgelimi amipli dizanteri için  kullanılandan farklı değil.”

Bu sözlerle ilgili olarak enfeksiyon ve tropik hastalıklar profesörü Christian Perronne, France Soir gazetesine şu yorumu yapıyor:

“1975’te, enfeksiyon hastalıklarının kabesi sayılan Claude Bernard hastanesinde internken bir sürü amip vakası gördüm ancak klorokin o zaman bile kullanılıyordu bu hastalık için, çoktan terk edilmişti. Amipli dizanteri için insanda süper toksik dozlarda hidroksiklorokin  kullandığımızı ilk defa [Martin Landray’den] duyuyorum açıkçası. Kolonik amiplerin klasik tedavisi tilikuinol ve tilbrokuinol karışımı olan hidroksikinolin’dir, Intetrix markası ile satılır. Kendine doktor diyen bu zat hem bilgisiz hem de tehlikelidir. Tam bir skandaldır bu.”

Landray’in France Soir’a hidroksiklorokin için neden “ölümcül değil; güvenlik nedenleriyle değil, etkinliğinin yetersiz olması nedeniyle kestik” dediğini biraz daha düşünmemiz lazım. 

Belki de, İYİLEŞME deneyinin (randomize şekilde standart bakım uygulanan) kıyas grubundaki can kaybı oranının yüzde 23.6 olması ve esasen hidroksiklorokin grubundaki can kaybı oranlarından (yüzde 25.7) fazla da düşük olmaması yüzündendir? İyi ama burada bir terslik var; ölüm oranı olarak yüzde 23,6 anormal yüksek kalmıyor mu?

Örneğin 11 Mayıs 2020 tarihinde Amerikan Tabipler Birliği’nce yayımlanmış ve hastanede yatmakta olan ağır Covid hastaları arasında hidroksiklorokin + azitromisin kombinasyonu ile tek başına hidroksiklorokin, tek başına azitromisin ve ne hidroksiklorokin ne de azitromisinin kullanıldığı tedavisi protokollerinin sonuçlarının karşılaştıran çalışmada, bu ilaçlar kullanılmadığında karşılaşılan ölüm oranı yüzde 12,7 olarak belirtilmiş. The New England Journal of Medicine dergisindeki bir başka çalışmada da hidroksiklorokin alan grupta entübasyona gitme veya ölüm görülme oranı %32,3 iken, hidroksiklorokin kullanılmayan grupta %14,9 çıkmış. 

Verdiğimiz son iki çalışma New York eyaleti özelindeki verileri kapsıyor. Bu veriler bize, New York bölgesinde hidroksiklorokin aldığında insanların iki kat daha fazla öldüğünü gösteriyor. Ne yazık ki bunlar gözleme dayalı çalışmalar olduğundan yazarlar, işlenmemiş verilere bakıp ilaç toksisitesine bağlı can kaybından şüphelenmek yerine uyguladıkları istatistiksel model nedeniyle sonuç bildiriminde hidroksiklorokin’in can kaybında artışla ilintili olmadığını bildirmişler.

ABD’de yaşanan ilaç çılgınlığına örnek olarak hekim ve moleküler biyolog Andrew Kaufman şunları söylüyor:

“ABD’de insanları ventilatöre (solunum cihazına) bağlamak için, ayık ve bilinçleri yerinde olduğundan, dünyanın ilacını vermek zorunda kaldılar. Paralitik (ileri düzeyde kas gevşetici) ilaçlar (kürar zehrinden elde edilenler), sakinleştiriciler (sedatifler) ve anestezik ilaçlar verildi insanlara. Profilaktik ilaçlar da kullanıldı bu insanlarda; proton pompası inhibitörleri, pıhtılaşmayı önleyici ilaçlar vs. Tüm bunlar tabii antibiyotiklerin, antivirallerin/kemoterapi ilaçlarının, hidroksiklorokin ve kortikosteroid gibi ilaçların yanında veriliyor bir de. Keşke en yoğun ölümlerin yaşandığı yerlerde hastaların epikriz raporlarını inceleyip herbirinin gerçekte neden ölmüş olduğunu anlama imkanımız olsaydı.”


Bitti zannediyorsanız yanılıyorsunuz, işler burada kalmıyor. Bir çalışma daha başlatılıyor, adı REMAP ve bu defa hedef kitle suni solunum cihazına bağlanmış yahut şokta, yani ölüm döşeğinde olan hastalar ve tıpkı İYİLEŞME ve DAYANIŞMA deneylerinde olduğu gibi burada da hastalara (ilk 24 saat içerisinde 2,4 g olmak üzere) hidroksiklorokin yükleme dozu uygulanıyor, takip eden altı gün boyunca da 6,4 g veriliyor.

Dr. Meryl Nass’in tespit ettiği problemlere bakalım:

  • Deney dokümanlarına göre katılım için ölüm döşeğinde olmak gerekiyor. 
  • Tek başına hidroksiklorokin de alabiliyorsunuz, her biri kendi içinde ölümcül olabilen iki ilaçla (lopinavir/ritonavir) birlikte de verilebiliyor. Oysa lopinavir/ritonavir de tıpkı hidroksiklorokin gibi QT interval uzamasına neden olan ilaçlar. (QT interval uzunluğu, ventriküler repolarizasyonda yaşanan gecikmenin ölçüsüdür, yani kalbin iki atım arasında şarj olma süresi uzar. Senkop ve ani kardiyak ölümlere yol açabilen bir durumdur). İlacın kendi prospektüsünde ise, “Qtc- veya PR interval uzamasına yol açan ilaçlarla birlikte kullanımından kaçınılmalıdır” yazmakta. 
  • Şok halinde yahut solunum cihazına bağlı hasta size klinik deneye katılmak isteyip istemediğine dair rıza veremeyebilir. Ancak deneyi yürüten ekip hasta rızası aranmasının gereksiz olduğuna hükmetmişler.
  • Hap yutamayacak kadar durumu ağır olan hastalara ise besleme borusundan ilacı veriliyor. Bu da elbette o borunun takılabilmesi için hastaya ekstra tıbbi girişimlerin uygulanması demek.

REMAP deneyleri 14 ülkede 200 sağlık biriminde yürütülüyor; bunlar arasında Belçika, Hollanda, İspanya, İngiletre ve ABD de bulunmakta. Dikkat edilecek olursa, bunların hepsi çok kısa süre zarfında normalin üstünde ölümlerin yaşanmış olduğu yerler.

Engelbrecht, Torsten; Köhnlein, Claus, COVID-19 (excess) mortalities: viral causeimpossible—drugs with key role in about 200,000 extra deaths in Europe and the US alone,www.realnewsaustralia.com, October 1, 2020


Bunca büyük ve invazif insan deneylerine girişilmeden önce keşke geçmiş deneyimlere dönülüp aynı hataları yapmaktan kaçınılabilse. Pharmazeutische Zeitun’daki daha önce bahsini ettiğimiz makalede dediği gibi: “2002/2003 SARS pandemisinde de hastalara kortikosteroidler ve Ribavirin adlı hepatit C ilacı verilmişti. 2007’de girişilen literatür derlemesi bu dönemde gelen ilk bildirimlerin ümit vaadedici olduğunu, ancak daha sonra ribavirin’in toksisitesinin hastaların kaldırabileceğinin çok üstünde olduğunun anlaşıldığını yazıyor. Ayrıca kortikosteroidlerin doz ve tekrar düzeneğinin de şaibelere yol açmış olduğunua değinilirken, dönemin HIV ilacı Kaletra’nın da deneme maksadıyla SARS hastalarına verildiği ortaya çıkıyor. Bu ilaçta lopinavir ve ritonavir adlı iki ayrı HIV proteaz inhibitörü bulunmakta.”

Hüttemann, Daniela, Lungeninfektionen: Wie wird eine Coronavirus-Infektionbehandelt?, www.pharmazeutische-zeitung.de, January 28, 2020

Makalede ayrıca WHO tarafından yazılmış ve SARS hastalarında kullanılan ilaçlara yönelik eleştiri yüklü yorumların bulunduğu bir rapora da atıfta bulunuluyor ki şaşırtıcı olmaması lazım bunun, zira bu tedavide kullanılan ilaçların çoğu olabilecek en ağır yan etkilere sahip.  

Stockman, Lauren J. et al., SARS: Systematic Review of Treatment Effects, PLoSMedicine, September 12, 2006, e343

Not: Bu yazdıdaki bilgiler için ‘Virus Mania’ adlı kitaptan yararlanılmıştır.

Viroloji Yalanları: Varlığı ve Hastalık Yapıcı Özelliği İspatsız Virüs – İşlenen Tıbbi & Bilimsel Suçlar

Viroloji Yalanları: Varlığı ve Hastalık Yapıcı Özelliği İspatsız Virüs – İşlenen Tıbbi & Bilimsel Suçlar

Koch Postülatları ve Rivers Kriterleri Nedir?

Modern bakteriyoloji biliminin kurucularından kabul edilen Alman Heinrich Hermann Robert Koch (1843-1910) tarafından geliştirilmiş ve spesifik bir mikroorganizmanın spesifik bir hastalığa yol açtığının ispatı için karşılanması gereken bilimsel ilkelere Koch Postülatları denmektedir ve bunlar şu şekildedir:

1. Mevzubahis mikroorganizma hastalığı gösteren tüm canlılarda yüksek miktarlarda bulunmalı, sağlıklı canlıda bu mikroorganizmaya rastlanmamalıdır.

2. Mikroorganizma, hastalanmış bir canlıdan alınan doku örneği içinden alınıp tek başına ortaya konulmalı (izolasyon) ve saf kültürde çoğaltılmalıdır.

3. Kültür ortamında saf olarak geliştirilebilen mikroorganizma, sağlam bir konağa (canlıya) verildiği zaman hastalık oluşturmalıdır.

4. Mikroorganizmaların dışarıdan verilerek hastalandırıldığı denek canlıdan sözkonusu mikroorganizma yeniden alınıp izole edilmeli ve ilk başta hastalık yaptığı düşünülen mikroorganizma ile birebir aynı olduğu gösterilmelidir.

Bu dört koşul da yerine getirildiği takdirde, belirli bir belirti grubunun mevzubahis mikroorganizma ile enfeksiyon sonucu ortaya çıktığı bilimsel olarak ispat edilmiş olur.

Aradaki neden-sonuç ilişkisini bilimsel olarak ispat etmenin tek yolu budur.

Koch Postülatları bakteriler için geliştirilmiştir, ondan bin kat küçük olan virüsler için değil. 19. yy’ın sonlarına doğru bakteriler filtrelenip ondan daha küçük partiküllerin varlığı ilk olarak fark edilmiştir. Öyle olunca Thomas Rivers 1937’de Koch’un postülatlarını virüslere uyarlayarak enfeksiyöz doğasını bu şekilde incelemek istemiştir(1). Bu kurallar şu şekildedir:

  1. Virüs hasta canlıdan alınıp tek başına gösterilebilmelidir (izolasyon).
  2. Virüs konak hücrelerine eklenip çoğaltılabilmelidir.
  3. Filtrasyon kanıtı—virüs, bakteri de ihtiva eden bir ortamdan filtrelenerek ayrılabilmelidir
  4. Filtrelenip kültür ortamında çoğaltılmış virüs, denek canlıyı enfekte etmek için verildiğinde aynı kapsamda bir hastalık oluşturmalıdır.
  5. Virüs, enfekte denekten yeniden alınıp tek başına gösterilebilmelidir (izolasyon).
  6. İmmün sistemde mevzubahis virüse özel bir yanıt tespit edilebilir olmaldır.
Rivers, T. M. Viruses and Koch’s postulates. J. Bacteriol. 33, 1–12 (1937). https://jb.asm.org/content/jb/33/1/1.full.pdf
– “It is obvious that Koch’s postulates have not been satisfied in viral diseases.”


Ne bakteriler ne de virüsler için Koch veya Rivers kriterlerininin hepsini birden karşıladığı ispat edilerek hastalığa neden olduğunu bilimsel olarak kanıtlanmış bir mikroorganizma bulunmamaktadır.
Bu durum postülatlar geçersiz, hükümsüz yahut yanlış olduğundan değil, bu mikroorganizmalar hastalığı başlatan etmen olmadıkları içindir.

SARS-CoV-2 virüsü ile ilgili ortaya konulan ilk iki yayın dürüst bir şekilde virüsün hastalığa yol açtığını kanıtlamadıklarını(2), sadece bir ilinti bildirdiklerini(3) söylemiş, ancak peşisıra çıkan ve bu ilk yayını refere eden diğer çalışma yazarları kusurlu bir şekilde SARS-CoV-2 virüsünün COVID-19 hastalığının sebebi olduğunu, çalışmalarının Koch Postülatları ile Rivers Kriterleri’ni de karşıladığını beyan etmiştir.

Zhu, N. et al. A novel coronavirus from patients with pneumonia in China, 2019. N. Engl. J. Med. 382, 727–733 (2020). https://www.nejm.org/doi/10.1056/NEJMoa2001017

İlgili cümleler:

– “We describe in this report the use of molecular techniques and unbiased DNA sequencing to discover a novel betacoronavirus that is likely to have been the cause of severe pneumonia in three patients in Wuhan, China.”

– “Although our study does not fulfill Koch’s postulates, our analyses provide evidence implicating 2019-nCoV in the Wuhan outbreak.”

Ren, L. L. et al. Identification of a novel coronavirus causing severe pneumonia in human: a descriptive study. Chin. Med. J. (Engl.)133, 1015–1024 (2020). https://journals.lww.com/cmj/Fulltext/2020/05050/Identification_of_a_novel_coronavirus_causing.3.aspx

– “These findings primarily indicate that the novel CoV is associated with the pneumonia that developed in these patients. However, it remains to be determined whether this novel CoV is capable of causing similar diseases in experimental animals.”

– In conclusion, we identified a novel bat-borne CoV associated with a severe and fatal respiratory disease in humans.
Türkçe Kaynak: Mikrobiyoloji, https://www.uozyilmaz.com/files/mikro.pdf


Yeni bir Virüs Nasıl İzole Edilir ve Özellikleri Bilimsel Olarak Nasıl Tanımlanır?

En kısa ve anlaşılır şekliyle yeni bir virüsü izole edip, özelliklerini tanımlayıp ortaya koymanın düzgün yolu şudur: İlk iş olarak, baktığınızda bu kişinin hastalığı şudur diyebileceğiniz ölçüde kendine has ve spesifik semptomlar sergilemekte olan çok sayıda insandan (örn. 500 kişi) örnek (kan, balgam, sekresyon) alınır. Kendi de genetik materyal ihtiva eden başka hiçbir doku veya ürün ile karıştırmadan virolog alır, bu örnekleri masere eder [suda bekletip yumuşatmak], filtreden ve daha sonra da ultrasantrifüjden geçirir, yani örneği [numune] saf hale getirir [pürifikasyon]. Onyıllardır hangi viroloji laboratuvarına giderseniz gidin bakteriyofaj(4) ve dev virüs [giant virus] tabir edilen yapıların izolasyonunda kullanılageldiğini göreceğiniz bu sıradan viroloji tekniği sayesinde virolog, daha sonra elektronmikroskobu ile bakıp aynı yapı ve boyuttaki binlerce partikülün görüntüsünü alabilecektir. Virüs, [hastadan alınmış örnekten] izole edilmek suretiyle saf haliyle ortaya konmuş işte bu partiküllerdir.

Hepsi birbirinin [ebat ve özellik olarak] aynı bu partiküller daha sonra fiziksel muayene ve/veya mikroskobi teknikleri ile eşbiçimlilik kontrolünden geçirilir. Materyalin saflığından emin olunduktan sonra ise sırada partikül özelliklerinin ayrıntılı biçimde çalışılması vardır. Partiküllerin fiziksel yapısı, morfolojisi ve kimyasal kompozisyonu incelenir. Ardından, doğrudan bu saf haldeki partiküllerden çıkarılan genetik materyalin, yine onyıllardır kullanımda olan Sanger sekanslama tekniği gibi yöntemlerle genetik yapısı ortaya konur. Virüslerin vücut dışından içeri alındığı konsepti üzerinden sıra, bu eşyapılı partiküllerin gerçekten de dış kaynaklı (eksojen) olduğunun, ölmek üzere yahut ölmüş olan dokuların geçmekte olduğu normal yıkımlanma sürecinin ürünleri(5) olmadığının teyidine gelmiştir. (Mayıs 2020 itibarıyla virologların, gördükleri partiküllerin virüs mü yoksa ölü veya ölmekte olan dokuların normal yıkımlanma ürünleri mi olduğunu anlamalarının yolu olmadığı bilinmektedir.)(6)

(4) Isolation, characterization and analysis of bacteriophages from the haloalkaline lake Elmenteita, KenyaJuliah Khayeli Akhwale et al, PLOS One, Published: April 25, 2019. https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371/journal.pone.0215734 — accessed 2/15/21
(5) “Extracellular Vesicles Derived From Apoptotic Cells: An Essential Link Between Death and Regeneration,” Maojiao Li1 et al, Frontiers in Cell and Developmental Biology, 2020 October 2. https://www.frontiersin.org/articles/10.3389/fcell.2020.573511/full — accessed 2/15/21
(6) “The Role of Extraellular Vesicles as Allies of HIV, HCV and SARS Viruses,” Flavia Giannessi, et al, Viruses, 2020 May


Bu noktaya gelindiğinde artık, eksojen (dış kaynaklı, vücut dışından doğan) bir virüs partikülü tam manasıyla izole edildi, özellikleri ortaya kondu ve gen dizilimi yapıldı demektir. Gelgelelim daha bunun hastalık yaptığının gösterilmesi lazım. Bunun için bir grup sağlıklı deneğe (bu iş için ekseriya hayvanlar kullanılır), hastalığın nasıl bulaştığı düşünülüyorsa o yolla eldeki bu izole edilmiş, saf haldeki virüs tanıtılır. Hayvanlar aynı hastalığı geliştirdiği takdirde, ki bu klinik bulgular ve otopsi sonuçları ile konfirme edilmek durumundadır, işte o zaman virüsün hastalık oluşturduğu hakikaten gösterilmiş demektir. Enfeksiyöz ajanın enfektivite ve bulaş kabiliyetini gösterir bu.

TEZLER


A. SARS-CoV-2 Virüsünün Varlığı Bilimsel Olarak İspatlı Değil – Pürifikasyon ve İzolasyon Sorunsalı

Tanımlar

İzolasyon: ”Ayırmak” anlamına gelir. Mikrobiyolojide izolasyon denildiğinde bir mikroorganizmayı saf halde elde etmek anlaşılır. İzolasyon, karışık bir kültürden sadece istenen bir ya da daha fazla mikroorganizmanın saf halde elde edilmesi, karışık bir kültürde bulunan tüm mikroorganizmaların ayrı ayrı saf halde elde edilmesi, saf olduğu sanılan mikroorganizmanın saflık kontrolünün yapılması şeklinde olabilir. Herhangi bir bozulma ve/veya hastalık etmeninin belirlenmesi için mikroorganizma saf halde elde edilmelidir.

Saf Kültür ve İzolat: Saf kültür, sadece bir tek mikroorganizma hücresinden çoğaltılmış olan mikroorganizma topluluğudur. Tanımlanacak kültürün saf olarak elde edilmesi tanımlama testlerine geçmeden önceki en önemli aşamadır. Bir diğer deyiş ile saf kültür elde edilmesi tüm tanımlama testleri öncesinde yapılmış olmalıdır. Saf kültür, standart bir Petri kutusundaki katı besiyerinde gelişen koloniden elde edilir. Buna izolat da denilir. Saf kültür elde etmek için izolasyon sırasında izole edilecek koloninin yakın çevresinde başka koloni olmamalıdır.

Kaynaklar:

Gıda Mikrobiyolojisi ve Uygulamaları, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendsiliği Bölümü, http://www.mikrobiyoloji.org/genelpdf/210010701.pdf

İzolasyon ve Tanımlama Esasları: Merck Gıda Mikrobiyolojisi Uygulamaları; “Anonymous, 2005. Merck Gıda Mikrobiyolojisi Uygulamaları. Ed: A. K. Halkman. Başak Matbaacılık Ltd. Şti., Ankara, 358 sayfa.” künyeli kitabın 36. Bölümü.

http: İzolayon ve İdentifikasyon, Mikrobiyoloji.org http://www.mikrobiyoloji.org/genelpdf/210010701.pdf


Viroloji ders kitaplarında da (7,8) anlatıldığı üzere, bir virüsün tanımlanabilmesi için diğer her tür biyolojik materyalden ayrılarak, saf biçimde ortaya konulmuş olması ön koşulu vardır; “Sars-CoV-2 virüsü” için bu şart yerine getirilmemiştir.

7. Susan Payne, Viruses: From Understanding to Investigation, Academic Press, 2017 https://www.elsevier.com/books/viruses/payne/978-0-12-803109-4

8. White/Fenner, Medical Virology, San Diego Academic Press, 1986, sf. 9
https://www.elsevier.com/books/fenner-and-whites-medical-virology/burrell/978-0-12-375156-0


“İzolasyon” ve “Saflaştırma” adı verilen bu işlemler olmadan, tetkik edilen partiküllerden elde edilen nükleik asit sekanslarının (RNA ve/veya DNA) yeni bir virüse ait olup olmadığı bilimsel olarak ispat edilemez.

  • Çin’den çıkan ilk iki yayın (Zhu et al., Wan Beom Park et al.) da dahil olmak üzere SARS-CoV-2 virüsü tespiti yapıldığı iddiasındaki bilimsel yayınların hiçbirinde virüs partikülünün tek başına ortaya konulmamış, yani bilimsel manada düzgün bir şekilde “pürifikasyon” ve “izolasyon”u gerçekleştirilmemiştir ve bu gerçek bizzat çalışma yazarlarınca kabul edilmiştir (EK1).

  • Bilgi Edinme Hakkı kanunu kapsamında SARS-CoV-2 virüsünün kurallara uygun şekilde pürifikasyon ve izolasyonunu gösteren yayın talep edildiğinde ne Almanya’nın Robert Koch Enstitüsü ne diğer ülkelerin Sağlık Bakanlıkları virüsün mevcudiyetini bilimsel olarak ortaya koyduklarını gösteren yayın sunabilmiştir (EK2). Bu durumda, varlığı ispat edilmemiş bir virüsün mutant varyasyonlarından yahut herhangi bir tip test ile tetkikinden söz etmek de mümkün olmayacaktır.

    İki Alman gazeteci tarafından Robert Koch Enstitüsü’ne (RKI) yapılan resmi bilgi talebine, yetkili Michael Laue tarafından 4 Eylül 2020 tarihinde e-posta ile verilen yanıt şu şekildedir (9):

    “Bilgimiz dahilinde, SARS-CoV-2 virüsünün pürifiye edilip izolasyonunun gerçekleştirilmiş olduğu bir yayın bulunmamaktadır.”

9. https://off-guardian.org/2021/01/31/phantom-virus-in-search-of-sars-cov-2/#Notes

  • Virüsü izole ettiği, hatta test ettiği iddiasındaki tüm yayınlar incelendiğinde aslında yapılanın şu olduğu tespit edilmiştir:

    Hastaların boğaz veya akciğerlerinden numune alınmış, ultrasantrifüjlemeden geçirilerek içerikteki geniş yapılı, ağır moleküller ile küçük ve hafif yapılı moleküllerin birbirinden ayrılması sağlanmıştır. Santrifüjleme sonrası sıvının “supernatant” ismi verilen üstte kalan kısmı alınmış, buna da “izolat” denilmiştir. Daha sonra “izolat” adı altında PCR tetkikine tabii tutulan şey işte bu “supernatant” olmuştur.

    Oysa bu “supernatant”ta türlü çeşit moleküller, ‘ekstraselüler veziküller’ (EV’ler) adındaki, vücudun kendi ürettiği ve virüslerden yapı ve karakteristik olarak ayrımının mümkün olmadığı bilimadamlarınca (Viruses adlı bilim dergisinde Mayıs 2020 tarihinde) ifade edilmiş(10) eksozomlar da dahil olmak üzere milyarlarca farklı mikro ve nano ölçekte partikül bulunacağı aşikârdır.



Yeni virüse ait olduğunu düşündüğünüz partikülleri, kalan milyarlarca eş yapıdaki partikülden ayırmadığınız müddetçe bu karışımın içinden “virüs”ü bulup çıkarmanız imkansızdır. Mikrobiyoloji yönergelerine göre virüsü gerçek manada saf halde ortaya koyduktan sonra genetik yapısı tanımlanmalı, ardından da hastalık yapıcı özellikleri tanımlanmalıdır. Ancak bu izolasyon ve saflaştırma işlemi SARS-CoV-2 virüsü için yapılmamıştır.

10. “The remarkable resemblance between EVs and viruses has caused quite a few problems in the studies focused on the analysis of EVs released during viral infections. Nowadays, it is an almost impossible mission to separate EVs and viruses by means of canonical vesicle isolation methods, such as differential ultracentrifugation, because they are frequently co-pelleted due to their similar dimension
The role of extracellular vesicles as allies of HIV, HCV and SARS viruses, May 2020, Viruses DOI: 10.3390/v12050571

https://www.researchgate.net/publication/341584122_The_role_of_extracellular_vesicles_as_allies_of_HIV_HCV_and_SARS_viruses



B. Virüse Ait Olduğu İleri Sürülen Gen Bölümleri Bilgisayar Marifeti ile Birleştirilip Ortaya Yapay bir Genom Çıkarılmıştır ve Bilimsel Aldatma Suçu İşlenmiştir

Bilimadamları, “izolasyon” ve “saflaştırma” tanımlarını karşılamayan bu “izolat”-yerine-”supernatant”-kullanma teknikleri ile ortaya koyamamış oldukları “virüs” yapılarını pratikte PCR cihazı ile “yaratmış” durumdalar. PCR’de, suni ve tamamen farazi birtakım primerler (gen bankalarına daha önceden girilmiş gen dizisi bölümleri) alınıp, hastadan alınmış boğaz veya bronkoalveoler lavajdan elde ettikleri ve on milyarlarca RNA ve DNA molekülü ile dolu supernatant ile bir araya getiriliyor. Bu kısacık primerlerin ortamdaki genetik materyal çorbasından eşleştiği bölümler olursa bunları alıp, ters transcriptaz enzimi yardımıyla DNA oluşturup oluşturmadığına bakılıyor. Oluşturuyorsa, o zaman bu gen dizilimlerinin, aradıkları yeni SARS-CoV-2 virüsüne ait olduğu ilan ediliyor.

SARS-CoV-2 virüsünün genomunun 30.000 baz çiftinden oluştuğu öne sürülmekte. Oysa PCR’de eşleşen virüs geni var mı diye kullanılan primerlerin baz çifti sayısı sadece 18 ila 24 adet! Yani, milyarlarca virüs benzeri partikülün yüzdüğü bir yerde, virüs geninin sadece %0.07’si kadarlık bir bölümü ile arama yapıp, üstelik de yeni oluşumlu ve bilinmezlerle dolu olduğu öne sürülen bir virüsü bulduklarını iddia ediyorlar.

  1. 30 binlik gen dizisinin sadece 18 çiftini alıp, milyarlarca benzer partikülün ve bunların genetik materyalinin bulunduğu bir yerde, başka hiçbir şeyin değil de sadece yeni virüsün genleri ile eşleştirmiş olduklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Kesinlikle imkansız.
  2. Yeni olduğunu ileri sürdüğümüz virüsün genetik materyalini eşleştirmek için bankadan seçip kullanacağımız primerler ancak “tahmini” olup, olsa olsa “yeni virüse yakın” dizilimler olabilir.
  3. İçinde yalnız yeni virüsün bulunduğu saf kültür ortamından değil, içinde milyarlarca başka partikülün bulunduğu supernatant çorbasından ultra kısa primerlerle bulunacak şeyin gerçekte neye ait olduğunu bilmek imkansızdır.

Bunu teknik olmayan bir dille ifade edecek olursa şu örneğe benzetebiliriz:

Dev bir veritabanında (arşiv) İngiliz edebiyatının gelmiş geçmiş bütün eserleri, basılmamış ve bu yüzden varlığı bilinmeyen kısa öykü ve şiirler de dahil olmak üzere kaydedilmiş, duruyor olsun. Biz de, içinde geçtiği tarihi dönem için pek mühim olduğunu düşündüğümüz, ancak henüz gün yüzü görmemiş (“yeni”) bir şiiri bulmak istiyoruz burada. Aşk şiiri olduğu dışında, başka hiçbir bilgimiz de yok bu şiirle ilgili. O yüzden bilgisayara anahtar kelime girip aratmak durumundayız, ancak onda da en fazla 18 ila 24 karakter girebiliyoruz. Biz de oraya “Seni çok özlüyorum aşkım” diye 24 karakterlik bir cümle yazıyoruz. Bununla, yarısı aşk şiirinden oluşan veritabanındaki 28 milyar şiir arasından aradığımızı bulmamız gerekiyor. Başka hiçbir şiiri değil de tamı tamına istediğimiz şiiri bulma olasılığımız sizce nedir? Sıfıra yakındır elbette. RT-PCR ile ‘yeni ve hakkında bir şey bilinmiyor’ denilen bir virüsü aramak da aynen buna benzemektedir işte.


Ve zaten baktığımızda, Amerikan CDC’sinin dünya genelindeki diğer araştırmacılara referans olması bakımından yirmi viroloğu biraraya getirerek hazırlattığı SARS-CoV-2 virüsünün izolasyon, pürifikasyon (saflaştırma) ve biyolojik karakteristiklerini tanımlama projesinin ürünü olan 20 Haziran 2020 tarihli yayında(11), SARS-CoV-2 denilen virüsün “parçalarının” bilgisayarda “biraraya getirilerek” ortaya çıkarılmış olduğu kesinleşmiş oluyor. Bağımsız doktor ve bilimadamlarına göre esas itibarıyla bu durum, “bilimsel aldatma suçu” kapsamına girmekte

11. Jennifer Harcourt, Thornburg et al., Severe Acute Respiratory Syndrome Coronavirus 2 from Patient with Coronavirus Disease, United States, June 6, 2020 https://wwwnc.cdc.gov/eid/article/26/6/20-0516_article


Yayındaki ‘Tam Genom Diziliminin Ortaya Çıkarılışı’ başlıklı bölümde dendiğine göre, virüsü izole edip tüm genlerini baştan sona sırasıyla yazmak yerine CDC, Gen Bankası’nda genelgeçer koronavirüsler için kayıtlı gen dizilerini referans alan 37 çift primer düzenekli, özel ‘nested PCR’ teknolojisi ile genom taraması yaparak ortaya bu referans primerlerle eşleşen yapay bir genom çıkarmış oluyor.


Yine, teknik olmayan bir dille bu durum Dr. Thomas Cowan’ca şuna benzetilerek açıklanıyor:

“Bir grup araştırmacı yolda giderken bir toynak parçası, bir at kuyruğu teli, bir de boynuzdan kopup düşmüş parça buluyorlar. Bunların bilgisini bilgisayara girip, hadi buradan bize “unicorn”un (tek boynuzlu at) aslını göster bakalım diyorlar. Fakat “unicon”un kendini görmüş değiller tabii, o yüzden de ellerindekiler gerçekten unicorn’dan mı düşmüş diye genetik karşılaştırma yapacak durumda da değiller.”

Çalışmada dendiğine göre, bu yirmi virolog SARS-CoV-2 virüsünün gerçek genomunun ne olup ne olmadığına “uzlaşı” (fikir birliği; konsensus) ile karar vermiş bulunuyorlar; yani bir nevi oy kararı ile. Farklı bilgisayar programları bu hayali “unicorn”un farklı farklı versiyonlarını verecek diye, bu bilimadamları oturup bunlardan hangisini bizim hayali unicorn’un gerçek hali olduğuna karar vermişler.

Kaynak: https://wwwnc.cdc.gov/eid/article/26/6/20-0516_article

Netice itibariyle, bu tür çalışmalarda hazırlanmış doku örneklerinden “çıkarılarak” daha sonra PCR testlerine “kalibre edilmiş” RNA gen dizilerinin spesifik bir virüse, bu durumda SARS-CoV-2 virüsüne ait olduğunu iddia etmek bilimsel olarak mümkün değildir. Bilhassa da, SARS-CoV-2 virüsünü gösteriyor diye sunulan elektronmikroskopisi ile alınmış fotoğraflarda görünen partikül boyutları inanılmaz farklılıklar gösteriyorken. Yayımlanan bir çalışmada aynı virüs (SARS-CoV-2) diye gösterilen partiküllerin çapı 60nm ila 140 nm arasında değişmekte. Adı konulmuş, ne olduğu belli bir virüsün ebadında böylesi geniş çaplı değişkenlik, virüsün tanımı gereği olamaz.


C. Virüsün Enfeksiyöz Olduğu ve Hastalık Yaptığı (Patojenisite) İspatlanamamıştır

20 viroloğun biraraya gelip kaleme aldığı aynı yayında(11) asıl şok edici bilgi ise şu paragrafla geliyor:

“Bu yüzden SARS-CoV-2 virüsünün enfekte etme ve çoğalmaya gitme kapasitesini aralarında insan adenokarsinom hücreleri (A549), insan karaciğer hücreleri (HUH 7.0) ve insan embriyonik böbrek hücreleri (HEK-293T) de olmak üzere türlü primat (maymun) ve insan hücre dizilerinde (cell lines) inceledik. Vero E6 ve Vero CCL81 maymun hücrelerinin yanısıra… . Hücre dizilerinin herbiri yüksek multiplisitede enfeksiyon ile inoküle edildi ve enfeksiyon sonrasındaki 24 saat boyunca müşahede altında tutuldu. Enfeksiyondan sonraki 24 saat içerisinde 107 kat arttığı görülen Vero hücreleri hariç diğer hiçbir hücre dizisinde CPE gözlemlenmedi. HUH 7.0 ve 293T’de çok az bir viral replikasyon görülürken, A549 hücreleri SARS-CoV-2 enfeksiyonu ile uyumlu çıkmadı.”


Viroloji camiasının yapmış olduğu en şok edici açıklamadır bu. Şöyle ki, virologların enfeksiyon ispatı için üzerinde deney yürütebileceği üç “host” (konakçı) veya model var. Bunlardan ilki insan. Fakat etik olarak doğru bulunmadığı için mikroorganizmalar genellikle insan vücuduna tanıtılmıyor; SARS-CoV-2 virüsü veya diğer herhangi bir koronavirüs için de yapılmış değil böyle bir uygulama. Kullanılabilecek bir diğer konakçı ise hayvanlar. Fakat ne hikmetse, hayvanda enfeksiyon oluşturup oluşturmayacağı ve onu hasta edip etmeyeceğini görmek için virüs hiç saf halde verilmiyor hayvanlara? İçinde virüs olduğunu öne sürdükleri birtakım solüsyonları veriyorlar hayvanların vücuduna. Ve SARS-CoV-2 de farede denenmiş durumda. SARS-CoV-2 virüsü taşıdığını ileri sürdükleri solüsyondan normal farelerin hiçbiri hasta olmuyor. Genetik olarak hastalığa yatkın hale getirilmiş fare grubunun ise istatistiksel olarak anlamlı bir kısmı biraz tüy döküyor. Covid 19 diye bilinen hastalıkla(EK3) uzaktan yakından alakası olan bir şey geçirmiyorlar.

Enfeksiyon oluşturuculuğu ve patojenikliği kanıtlamada virologların esasen en sık başvurduğu üçüncü yöntem ise virüslü olduğunu ileri sürdükleri solüsyonları türlü doku kültürlerine ekmek (inokülasyon). Bu işlemde ise, doku önden aç bırakılıp türlü kimyasallarla zehirlenmediği müddetçe ekimi yapılan bu tarz bir solüsyonla öldüğü vaki değil.

Sonuç itibariyle, kendi ifadelerine göre, bizzat kendi metodlarıyla bu virologlar —epey de yüksek miktarda SARS-CoV-2 virüsü ihtiva eden solüsyonlar kullanılmış olmasına rağmen— seçtikleri üç çeşit insan doku kültüründen hiçbirini enfekte e de me miş ler dir! Yani tamamen kendi kural ve kaidelerine göre yürüttükleri deneyler, bu “yeni koronavirüsü”nün insanda enfeksiyon oluşturmadığını kanıtlamış durumda! Tek enfekte edebildikleri maymun hücreleri, o da ancak karışıma böbrekte toksik etkisi bilinen güçlü ilaçlar (gentamicin ve amphotericin) verildiğinde oluşuyor.

Bir daha bir daha ifade etmekte fayda var.

CDC’nin yayınladığı çalışmada bu virologlar hiçbir şüpheye mahal vermeyecek biçimde, SARS-CoV-2 virüsünün insana zarar veremediğini / dokunamadığını kanıtlamış durumdalar. Oysa makalelerinin “sonuç” bölümünde bu bulgudan bahis dahi etmedikleri, yazarların bu çıkarımı yapmaktan açıkça imtina ettiği görülmekte. Tek söyledikleri, camiadan isteyen olursa sadece maymun hücresinde kültürlenmiş virüs stoğu sağlayabilecekleri oluyor?!

Fil dişi kulelerde yapılan ulvi, ulaşılamaz bilim böyle bir şey işte. Bilimin şeffaf, dürüst, ahlâklı ve doğru icra edilmesini istemek hakkımız, bunu sağlamak görevimizdir.



EK1Virüsün Varlığı Bilimsel Olarak İspatlı Değil



SARS-CoV-2 virüsü tespiti yapıldığını belirtmiş yayınların yazarlarına, laboratuvar deneylerinde elektron mikroskopisi ile elde ettikleri fotoğrafların ilgili virüsü tek başına (pürifiye edilmiş haliyle) gösterip göstermediği sorulduğunda hiçbiri “evet” yanıtı veremiyor.

Bazı yayınların yazarlarından alınan cevapların Türkçe tercümesi şu şekilde:

Yayın: Leo L. M. Poon; Malik Peiris. “İnsan sağlığını tehdit eden yeni bir insan koronavirüsü ortaya çıkmış bulunuyor” Nature Medicine, Mart 2020

PMID: 32108160 – DOI: 10.1038/s41591-020-0796-5 https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32108160/

Çalışma kadrosundan soruya yanıt veren kişi: Malik Peiris
Tarih: 12 Mayıs 2020
Yanıt: “Şekilde virüs, enfekte hücreden çıkarken görülmektedir. Saflaştırılmış hali değildir.”
İngilizcesi: “The image is the virus budding from an infected cell. It is not purified virus.”
Yayın: Myung-Guk Han ve ark. “Kore’de COVID-19’lu hastadan izole edilmiş koronavirüsün tanımlanması”, Osong Public Health and Research Perspectives, Şubat 2020
PMID: 32149036 – DOI: 10.24171/j.phrp.2020.11.1.02 https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32149036/
Yanıt veren kişi: Myung-Guk Han
Tarih: 6 Mayıs 2020
Yanıt: “Saflaştırmanın derecesini kestiremiyoruz çünkü hücrelerde kültürlenmiş virüsü saf hale getirip konsantre ederek çalışmıyoruz.”
İngilizcesi: “We could not estimate the degree of purification because we do not purify and concentrate the virus cultured in cells.”
Yayın: Wan Beom Park ve ark. “Kore’deki SARS-CoV-2’li ilk hastadan virüs izolasyonu”, Journal of Korean Medical Science, Şubat 24, 2020
PMID: 32080990 – DOI: 10.3346/jkms.2020.35.e84
https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32080990/
Yanıt veren kişi: Wan Beom Park Tarih: 19 Mart 2020
Yanıt: “Saflaştırma derecesini gösterecek şekilde elektron mikrografisi almadık.”
İngilizcesi: “We did not obtain an electron micrograph showing the degree of purification.”
Yayın: Na Zhu ve ark., “2019’da Çin’deki Pnömonili Hastalarda Tespit Edilen Yeni Tip Koronavirüs”, 2019, New England Journal of Medicine, Şubat 20, 2020
DOI: 10.1056/NEJMoa2001017 https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa2001017?fbclid=IwAR2xgUH7hMwPSF3oIGwVqAreZWlMIlGMM8kG54AZvTjaBtbF36cl86kTFi0
Yanıt Veren: Wenjie Tan Tarih: 18 Mart 2020
Yanıt: “Yayında çökelti halindeki virüs partiküllerini gösterdik, saflaştırılmış hallerini değil.”
İngilizcesi: “[We show] an image of sedimented virus particles, not purified ones.”

Yayın: Sharon R. Lewin ve ark., “Avustralya’da COVID-19 teşhisi almış ilk hastadan izole edileip hızlı paylaşımı yapılan 2019 yeni oluşumlu koronavirüsü (SARS-CoV-2)”, The Medical Journal of Australia, Haziran 2020, sf 459-462
PMID: 32237278 – DOI: 10.5694/mja2.50569 https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32237278/

Yanıt Veren: Jason A. Roberts ve Julian Druce Tarih: 5 Ekim 2020

Yanıt: “Nükleik asit çıkarma işlemi enfekte hücrelerden alınmış izolat materyalinde gerçekleştirilmiştir. Bu materyal santrifüjlenmemiş, yani yoğunluk bantlarına ayrılacak şekilde sukroz gradyanı vasıtasıyla saf hale getirilmemiştir.”

İngilizcesi: “The nucleic acid extraction was performed on isolate material recovered from infected cells. This material was not centrifuged, so was not purified through sucrose gradient to have a density band as such. The EM images were obtained directly from cell culture material.”



EK 2

https://www.fluoridefreepeel.ca/fois-reveal-that-health-science-institutions-around-the-world-have-no-record-of-sars-cov-2-isolation-purification/

EK3


⇨ İtalya’daki 38 hastada otopside belirlenen Covid-19 belirtileri:

Carsana et al., Pulmonary post-mortem findings in a series of COVID-19 cases from northern Italy: a two-centre descriptive study, The Lancet, June 8, 2020

PMID: 32526193 – DOI: 10.1016/S1473-3099(20)30434-5
https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32526193/


> Diffüze alveolar hasar

> Pnömositlerde nekroz

> Hiyalin zarlar

> Interstisyel ödem (konjesyon)

> Metaplazi [Bir dokunun diğer bir doku haline dönüşmesi; doku hücrelerinin başka bir doku hücrelerine değişmesi]

> Küçük arteryal damarlarda kan pıhtıları


⇨ Almanya’da otopsisi yapılan 12 hastanda saptanan patolojiler (Wichmann, Annals of Internal Medicine, August 18, 2020):

Wichmann et al., Autopsy Findings and Venous Thromboembolism in Patients With COVID-19: A Prospective Cohort Study, Ann Intern Med, 2020 May 6.
PMID: 32374815 DOI: 10.7326/M20-2003 https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/32374815/


> Diffüze alveolar hasar

> Hiyalin zarlar

> Metaplazi

> Pulmoner embolizm (kan pıhtısı)