Okul Yönetimlerine Verilmek Üzere, Aşı, Maske, Hes için Red Dilekçesi – Çocuklar İçin

Okul Yönetimlerine Verilmek Üzere, Aşı, Maske, Hes için Red Dilekçesi – Çocuklar İçin

…………….……………. OKULU MÜDÜRLÜĞÜ’NE ;

Okulda veya sınıfta herhangi bir sebeple ve herhangi bir surette çocuğuma aşı, sosyal mesafe, maske takma gibi tıbbi zorunluluklar ve hiçbir tıbbi müdahale uygulanmasını istemiyorum ve buna rızam yoktur. 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Yaşama Hakkı, İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi, T.C. Anayasa 17. Madde, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunun 23.Madde, 1/8/1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Hasta hakları Yönetmenliği Madde 4 mucibince, rızam olmadığı halde böyle bir uygulamaya geçilmesi halinde ise gerek cezai, gerek hukuki yollara başvuracağımı bildirmek isterim.

Buna ek olarak; T.C. Anayasası Madde 5, Madde 74. Madde 42. Madde 23 ve 6698 Sayılı Kişisel Maddelerin Korunması Kanunu Madde 5 mucibince, çocuğum için HES ( Hayat Eve Sığar) kodu ve yan uygulamalarına da AÇIK RIZAM  VE ONAYIM YOKTUR.

  İş bu dilekçemin işleme alınmaması, sayı numarası verilmemesi halinde, ilgililer hakkında TÜRK  CEZA KANUNU 121.MADDE UYARINCA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNULACAKTIR.

  Gereğinin yapılmasını, saygılarımla arz ederim.

Adı Soyadı

          İmza

Adres:

Tel.:

Pdf dökümanı olarak indirmek için tıklayınız:

Notlar:

-Elle a4 kağıda yazabilirsiniz.

-Kabul edilmemesi durumunda okul yönetimine iadeli taahhütlü olarak postalayınız.

-Elden verdiğinizde mutlaka kaydedildiğine emin olup, dosya numarasını talep ediniz.

“ZORUNLU AŞI” UYGULAMASI SORUNU ÜZERİNE – Prof. Dr. İzzet ÖZGENÇ

“ZORUNLU AŞI” UYGULAMASI SORUNU ÜZERİNE – Prof. Dr. İzzet ÖZGENÇ

zorunlu-asi-uygulamasi-sorunu-uzerine


Zorla aşı yapmak, kişinin vücut bütünlüğe müdahaledir. Ancak, kişinin vücut bütünlüğüne her
müdahale, bir hak ihlaline sebebiyet vermez. Kamu sağlığının korunması amacıyla, kişilerin
belirli hak ve özgürlüklerine müdahale edilebilir. Bu amaçla kişiler teşhis ve tedaviye, hatta,
henüz hasta olmamakla birlikte, aşılama muamelesine tabi tutulabilirler. Bunun için temel
koşul, bu müdahalenin kanuni dayanağının olmasıdır.
Anayasaya göre, “tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut
bütünlüğüne dokunulamaz”
(m. 17, f. 2).
“Tıbbi müdahale; hastalıkların teşhisi, tedavisi veya önlenmesi amaçlarına yönelik olarak tıp
mesleğini icraya yetkili kişiler tarafından gerçekleştirilen faaliyetlerdir. Bu kapsamda, birtakım
hastalıklara karşı bağışıklık sağlamak için o hastalığın mikrobuyla hazırlanmış eriyik olarak
tanımlanan maddelerin vücuda verilmesi şeklindeki aşı uygulamasının da müdahalenin
boyutundan bağımsız olarak vücut bütünlüğüne bir müdahale oluşturduğu açıktır.”


Anayasa Mahkemesi, “zorunlu aşı” uygulaması için sadece tıbbi zorunluluğun varlığını yeterli
görmemektedir. Bu zorunluluğun yanı sıra, kanuni dayanağın da olması gerekmektedir.
Buradaki kanuni dayanaktan neyin anlaşılması gerektiği de bir sorundur. Anayasa Mahkemesi,
1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununda (m. 57 ve m. 88 vd.) sayılan belirli hastalıklarla
sınırlı olarak “zorunlu aşı” uygulaması yapılabileceğini kabul etmiştir.
Bu içtihada göre, bir hastalık dolayısıyla “zorunlu aşı” uygulaması yapılabilmesi için bu hastalığın kanunla belirlenmesi gerekecektir.


Anayasa Mahkemesinin bu içtihadına göre, 1593 sayılı Kanunda açıkça sayılmadıkları için, kamu sağlığını tehlikeye sokma özelliği taşımalarına rağmen, örneğin “HepB, DaBT, İPA, Hib ve KPA” gibi hastalıklara karşı “zorunlu aşı” uygulaması yapılamayacaktır.

Bu yaklaşımın doğru olmadığını belirtmek gerekir. Anayasa Mahkemesi, değerlendirmelerde, 1593 s. Kanun, m. 64 hükmünü göz ardı etmiştir. Zira söz konusu madde hükmü, bu Kanunda (m. 72) belirtilen tedbirlerin bilahare ortaya çıkan ve kamu sağlığı bakımından tehlike oluşturan hastalıklarla ilgili olarak da uygulanabilmesine imkân tanımaktadır. Başka bir ifadeyle, 1593 sayılı Kanun hükümlerine göre, kamu sağlığı bakımından alınması gereken tedbirler, bu Kanunda sayılan hastalıklarla sınırlı tutulmamıştır.

Bu hastalıklar örnekleme yöntemiyle belirlenmiştir. Hatta işaret etmek gerekir ki, zaman içinde alınan sağlık tedbirlerinin etkisiyle, bu hastalıklardan bir kısmının kamu sağlığı bakımından tehlikelilik özelliği ortadan kalkmıştır. Bu itibarla, COVID-19 gibi, bilahare ortaya çıkan ve kamu sağlığı bakımından tehlikelilik özelliği taşıdığı tespit edilen hastalıkla ilgili olarak da bu Kanunda belirtilen tedbirler alınabilir (m. 64).


1593 sayılı Kanun bakımından sorun teşkil eden husus, Kanunda yer verilmiş olan, “hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı tatbikı” ifadesidir (m. 72). Öncelikle belirtmek gerekir ki, aşı uygulaması, hastaya değil, kişilerin belirli bir hastalığa karşı korunması amacıyla yapılan bir tıbbi müdahaledir. Söz konusu Kanun, çiçek aşısı uygulaması (m. 88) hariç olmak üzere, tıbbi müdahale ve tedavi yükümlülüğünü sadece kamu sağlığı bakımından tehlikeli olan bulaşıcı hastalığa maruz kaldığı tespit edilen veya bu hususta kendisinden şüphelenilen Bu bağlamdaki şüphenin, kişinin geldiği ülkede veya bölgede salgın hastalığın varlığı, salgın hastalığa maruz kalmış bulunan kişilerle teması gibi somut bir sebebe dayalı olması gerekir. kişiler bakımından getirmiştir. Bu itibarla, mevzuatımız, tehlikeli salgın hastalık sebebiyle olağanüstü hal ilan edilmiş olsa bile, salgın hastalığın sirayet ettiğinden şüphe edilmeyen kişilere tıbbi müdahale yetkisi vermemektedir.

Sonuç itibarıyla belirtebiliriz ki, 1593 sayılı Kanun, bulaşıcı hastalıktan korunmak amacıyla da olsa, bulaşıcı hastalığa karşı bir tedbir de olsa, hasta olduğu hususunda somut şüphesebebi bulunmayan kişilere tıbbî müdahalede bulunma yetkisi vermemektedir. Bunun tek istisnasını, çiçek aşısı uygulaması (m. 88) oluşturmaktadır. Tehlikeli salgın hastalığın toplumda sirayet ettiği kişilerin varlığı, genel bir bulaş tehlikesini ifade etmektedir. Ancak, söz konusu Kanun, bu genel bulaş tehlikesine binaen, hasta olup olmadığına bakılmaksızın herkese tıbbî müdahalede bulunma yetkisi vermemektedir. Bu itibarla, mer’î mevzuatımız, çiçek aşısı uygulaması (m. 88) hariç olmak üzere, kişilerin iradesi olmadan aşı uygulamasına izin vermemektedir.


Bir varsayım olarak mevzuatımızın “zorunlu aşı” uygulamasına izin verdiği kabul edilse bile, bunun fiili uygulanabilirliği olamaz; yani, kişi istemediği takdirde, zor kullanılarak aşılanması yoluna gidilemez.

Ancak, COVID-19 gibi tehlikeli salgın hastalığa karşı alınması gereken tedbirler cümlesinden, örneğin toplu taşıma araçlarından yararlanabilmek, uçakla seyahat edebilmek, eğitim öğretim hizmetlerinden mevcutlu olarak yararlanabilmek, bir toplantıya mevcutlu olarak katılabilmek gibi, belirli hizmetlerden yararlanabilmek, belirli faaliyetlere iştirak edebilmek için, aşı yaptırmak bir koşul olarak aranabilir. Bunun için bir KANUNİ DÜZENLEME YAPILMASINA GEREK BULUNDUĞUnu belirtmek gerekir. Bu düzenlemede, kişinin, aşı yaptırmadığı için, bir hizmetten yararlandırılmaması, bir hakkı kullanmasının engellenmesi, bir hukuka uygunluk sebebi olarak tanımlanabilir. Hatta, aşı yaptırmadığı için bir kamu
görevlisinin çalıştığı kamu kurumuna, bir işçinin çalıştığı işyerine kabul edilmemesi, mazeretsiz göreve/işe gelmemek olarak değerlendirilebilir.


Ayrıca ifade etmek gerekir ki, “zorunlu aşı” uygulamasının hukuki temeli mevcut olsa bile, bu aşı mecburiyetine riayet etmeyenlerle ilgili olarak idari yaptırım kararı verilemez. 1593 sayılı Kanun hükümlerine göre, umumi hıfzıssıhha meclisleri bulaşıcı “hastalık zuhurunda hastalığın izalesi için” gerekli tedbirleri belirler ve karara bağlar (m. 27). Umumi Hıfzıssıhha Meclislerini aldığı kararlar, vali veya kaymakam tarafından yerine getirilir (m. 28).

Ayrıca işaret etmek gerekir ki, kamu sağlığı bakımından tehlikeli olan bulaşıcı hastalığın ortaya çıkması halinde umumi hıfzıssıhha meclislerinin karara bağlayabileceği tedbirler, 1593 s. Kanun, m. 72’de sayılanlarla sınırlı değildir. Ancak, umumi hıfzıssıhha meclisleri, kamu sağlığı bakımından tehlikeli olan bulaşıcı hastalıktan korunmak amacıyla da olsa, aşı zorunluluğu ihdas edemez.

1 Anayasa Mahkemesi’nin 11.11.2015 tarihli ve 2013/1789 Bireysel Başvuru sayılı Kararı (RG: 24 Aralık
2015/29572), kn. 52.
2 Anayasa Mahkemesi, BB 2013/1789, kn. 71, 72; ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi’nin 21.11.2017 tarihli
ve 2014/5629 Bireysel Başvuru sayılı Kararı, kn. 52, 53; Anayasa Mahkemesi’nin 23.3.2016 tarihli ve
2013/7246 Bireysel Başvuru sayılı Kararı, kn. 75, 76.
3 Anayasa Mahkemesi, BB 2013/1789, kn. 71.

5Ayrıntılı bilgi için bkz. ÖZGENÇ, İzzet: COVID-19 Salgınının Anayasa Hukuku, İdare Hukuku,
Ceza Hukuku, Vergi Hukuku ve Milletlerarası Hukuk Alanında Sebebiyet Verdiği veya
Verebileceği Sorunlar ve Bunlara İlişkin Çözüm Önerileri”, in: TÜBA COVID-19 KÜRESEL
SALGINI: Hukuki Değişim ve Etkileşimler Raporu, “COVID-19 Salgını Dolayısıyla Ulusal veya
Uluslararası Alanda Ortaya Çıkan / Çıkabilecek Hukuki Sorunların Tespiti ile Bunların Çözümüne
Yönelik Öneriler Raporu”, Editörler: İzzet Özgenç-Halil Akkanat-Hayrettin Çağlar-Haluk Hadi SümerMuhammet Özekes, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) yayını, TÜBA Raporları No: 36, Ankara,
Temmuz 2020, sh. 11 vd., 14.; ÖZGENÇ, İzzet: “The Problems Caused or to be Caused by COVID19 Outbreak in the Fields of Constitutional Law, Administrative Law, Penal Law, Tax Law and
International Law and the Solution Proposed for Such Problems”, in: TÜBA COVID–19 GLOBAL
OUTBREAK: Report on Judicial Changes and Interactions, Report on Determınatıon of The Legal
Problems Due to Covıd–19 Outbreak and Solutıon Proposals at Natıonal and Internatıonal Level,
Editors: İzzet Özgenç-Halil Akkanat-Hayrettin Çağlar-Haluk Hadi Sümer-Muhammet Özekes,Turkish
Academy of Sciences Publications, TÜBA Report No: 40, Ankara, August 2020, ss. 13, 16.

6 Kamu sağlığı bakımından tehlikeli olan bulaşıcı hastalığın ortaya çıkması halinde umumi hıfzıssıhha
meclislerinin karara bağlayabileceği tedbirlere aykırı davranışta bulunanlarla ilgili yaptırım, özel norm
olan, 1593 s. Kanun, m. 285’de idari para cezası olarak belirlenmiştir (Bkz. ÖZGENÇ, TÜBA COVID19 KÜRESEL SALGINI: Hukuki Değişim ve Etkileşimler Raporu, sh. 20; ÖZGENÇ, TÜBA COVID–
19 GLOBAL OUTBREAK: Report on Judicial Changes and Interactions, sh. 22). Bu itibarla, kamu
sağlığı bakımından tehlikeli olan bulaşıcı hastalıktan korunmak amacıyla umumi hıfzıssıhha meclislerini
kararlarıyla belirlenen örneğin maske takma tedbirine aykırı hareket edilmesi halinde, 5326 sayılı
Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesinin uygulanması gerektiği yönündeki Yargıtay 19. Ceza Dairesinin
kararlarının (14.12.2020 tarihli ve E. 2020 / 5699, K. 2020 /19579; 9.11.2020 tarihli ve E. 2020/4354, K.
2020/14250) sorunlu olduğu kanaatindeyiz.

Tedbirlerin Genelde Hukuka Ayrılığı – Av.Ahmet Yıldız

Tedbirlerin Genelde Hukuka Ayrılığı – Av.Ahmet Yıldız

UMUMİ HIFZIZZULÜM

1-Dik durup hakkı haykıranları tenzih ederim ama memlekette doktor ve hukukçular uyumayı bırakın ayakta horlamaya devam ediyor.Ancak bu makam ve menfaat kaygısıyla sessiz kalıp Corona zulmüne ses çıkart(a)mayanlar unutmasınlar bu zulüm er geç onları da vuracak

2-Bugün Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’na dayalı olarak kesilen cezaların tamamı HUKUKSUZdur ve bunu yapanlar suç işlemektedir. 1930 tarihli bu kanunun muhatabı daha önce de paylaştığımız gibi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bugünün diliyle Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’dır.

3-Öncelikle bu kanunun muhatabı bakanlık olmadığı için söz konusu bakanlığa atıf yapan maddeler yok hükmündedir. Bunun karşılığı Sağlık Bakanlığı’dır diyenlere cevabımız, bu hukuktur ve bunun karşılığı şudur diye herkes kendi kafasına muhatap uyduramaz.

4-Yasama yetkisi orada bir çırpıda o ifadelerin tamamını sağlık bakanlığı olarak değiştirirsin. Değiştirmediğinde de madde hükümleri boşta kalır ve geçersiz olur.

5-Dolyısıyla Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletini muhatap alan kanunun Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 76’ıncı maddesine dayanarak alınan tüm kararlar yok hükmündedir.Gelelim meşhur 3150 TL’lik cezaları keserken dayandıkları Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 282’inci maddesine.

6-Madde açıkça“Bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde,İKİYÜZELLİ TÜRK LİRASINDAN BİN TÜRK LİRASINA KADAR İDARÎ PARA CEZASI VERİLİR” demektedir.Yani kesilebilecek ceza 250-1000TL arasıdır.

7-Burada kanun cezanın alt ve üst sınırını net bir şekilde bellidir.Kesilecek cezanın alt-üst sınırı ANCAK VE ANCAK KANUN ile değiştirilebilir.Kanunsuz suç ve CEZA olmaz!Madde metninden de görüleceği gibi 2008’de düşük olan alt ve üst sınır kanunla arttırılmış .Doğrusu da odur.

8-Oysa kesilen cezalarda resimde de gördüğünüz gibi valilik hıfzıssıhha kurulu kalkmış Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 294’üncü maddesini ÇARPITARAK 2020 için cezanın alt sınırının KURUL tarafından 789 ile 3180 olarak belirlemiş ve cezayı buna göre kesiyor. Bu fiil suçtur!

9-Kanunu’nun 294’üncü madde “Bu Kanunda yazılı olan idarî para cezaları MAHALLÎ MÜLKÎ AMİR TARAFINDAN VERİLİR.” demektedir “BELİRLENİR” DEMEMEKTEDİR! ALT VE ÜST SINIRI SADECE KANUN BELİRLER ve belirlemiştir zaten.Valiliğin ceza alt ve üst sınırı belirleme yetkisi yoktur!

10-O zaman her şehrin adliyesi otursun mesela “Bu sene biz adam öldürme suçunun alt sınırını 2 sene üst sınırını 10 sene olarak belirledik. Seneye de bakarız işimize ne gelirse onu kararlaştırırız.”desin.Nasılsa cezaları mahkemeler veriyor ya!Bu yapılan aynen böyle bir saçmalık.

11-Yapılan uygulamaların tamamı ama tamamı keyfi, ben dedim oldu ve hukuksuz uygulamalardır. Baştan aşağı tamamen hukuksuzdur ve insanlara zulümdür!

Memlekette yürekli hakim savcı çıkmadığı sürece bu devam eder. Onların bu zulümdeki veballeri de devam eder.

Av. Ahmet Yıldız

Kaynak:https://twitter.com/av_ahmetyildiz/status/1369936072956911618

Salgın Tedbirleri Hakkında- Prof.Dr.Mehmet Köksal

Salgın Tedbirleri Hakkında- Prof.Dr.Mehmet Köksal

Prof.Dr.Mehmet Köksal’ın twitter hesabındaki yazı dizisinden alıntıdır:

Değerli @MetinGnday Hocamın talebesi olarak, Hocamdan öğrendiklerim çerçevesinde korona salgını dolayısıyla alınan tedbirleri bir kez daha ele alalım (Yanlışım olursa Hocam @MetinGnday beni affeder ve düzeltir.). Sırasıyla yazalım:

Salgın tedbirlerinin hukuki dayanağını dört yasada aramamız lazım:

  1. Anayasa, 
  2. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 
  3. İl idaresi Kanunu 
  4. ve Olağanüstü Hal Kanunu. 

(Bir de İçişleri Bakanı’nın istifa etmiş olması sorunu vardır ki, bunu yeri geldiğinde işleyeceğiz.)

Anayasa m. 19 hiç kimsenin şekil ve şartları kanunda gösterilen istisnai haller dışında hürriyetinden yoksun bırakılamayacağını düzenler. Aynı maddenin ikinci fıkrasında hastalık yayabilecek kişilerle ilgili önlemlerin de sınırları çizilmiştir. 

Buna göre; hastalık yayabilecek bir kişi ancak bir kurumda tedavi, eğitim veya ıslah için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak hürriyetinden yoksun bırakılabilir. Başka bir önlem veya topluca hürriyetten mahrum bırakma düzenlenmemiştir. Anayasa m.119 OHAL’i ilgili yerde anlatacağım

Bu madde çerçevesinde ve m. 119 sebebiyle, kanunda belirtilen esasların ne olduğu hakkında karşımıza üç temel yasa metni çıkmaktadır: Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, İl İdaresi Kanunu ve Olağanüstü Hal Kanunu. Sırasıyla yasal kısıtlamalara bakalım.

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu her il merkezinde bir Umumi Hıfzıssıhha Meclisi öngörür (m.23: ayrıntılarını Kanundan okuyunuz). Bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele 29-56 arasında düzenlenmiştir. 57-96 maddeleri arasında da bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele düzenlenir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu m. 64 herhangi bir salgın hastalığın yayılmasında zorunlu tedbirlerin alınması yetkisini Sağlık Bakanlığı’na vermektedir. İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ VEYA CUMHURBAŞKANININ TEDBİRLERİ ALMA VE UYGULAMA YETKİSİ YOKTUR!

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu m. 72 de bulaşıcı ve salgın hastalık olması halinde alınacak tedbirleri tek tek sıralamıştır. Buna göre;

A) sadece hasta olanlar, hasta olduğundan şüphe edilenler ve hastalığı yaydıkları ispat edilenler,

B) sadece bilimsel olarak tespit esilen süre

boyunca, 

C) sağlık memurlarınca 

a. ya evlerinde

b. veya sağlık ve fenni koşulları taşıyan mahallerde tecrit ve müşahade altında tutulabilirler.

O halde;

1. HERKESİ TECRİT EDEMEZSİNİZ ve

2. YURTLARDA, ORDA BURDA İNSANLARI TECRİT VE MÜŞAHADE ALTINA ALAMAZSINIZ!

Bugüne kadar alınan önlemlere ne Anayasa ne de Umumi Hıfzıssıhha Kanunu izin vermektedir. Şimdi diğer anılan kanunlara bakalım; orada nasıl düzenlenmiş?

Valiliğin alabileceği tedbirleri İl İdaresi Kanunu m. 11 düzenlemektedir. Konumuzla ilgili olabilecek hükmü 11/C’dir. Vali’nin yetkilerinin yasal amacı, huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, emniyetin ve kamu esenliğinin SAĞLANMASIDIR! Farzedelimki salgın hastalık bunların içine girmektedir. Gereken karar ve tedbirleri alma yetkisi Vali’nindir. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI YETKİLİ DEĞİLDİR!

Bu yetkilerin sınırları da yine aynı maddede gösterilmiştir:

A) Tedbirlerin süresi 15 günü geçemez.

B) ildeki BELLİ yerlere giriş ve çıkış yasaklanabilir.

C) giriş ve çıkış yasağı SADECE kamu düzeni veya kamu güvenliğini bozabileceği şüphesi bulunan kişilere yasaklanabilir

D) SADECE belirli yerlerde ve BELİRLİ saatlerde kişilerin dolaşmaları veya toplanmaları yasaklanabilir.

İller Kanunu hükümlerini incelediğimizde de SADECE hasta olanlar için önlemler alınabileceği ve bu önlemlerin BELİRLİ yerlerde (tüm il kapsamında değil) ve belirli saatlerde olabileceğinsonucu çıkmaktadır. 

İLLER KANUNU DA ALINAN TEDBİRLERİ YASALLAŞTIRMAMAKTADIR!

Geriye Olağanüstü Hal Kanunu kalmaktadır. Buradaki hükümleri Anayasa m. 119 çerçevesinde inceleyelim. 

Hemen belirtelim: bu Kanun hükümleri,  olağanüstü hal ilan edilmesi halinde uygulanacaktır (m. 1). 

Cumhurbaşkanı, doğal afet veya tehlikeli salgın hastalık halinde (m.119) olağanüstü hal ilan edebilir. Olağanüstü hal ilanının yürürlüğe girmesi için kararın verildiği gün Resmi Gazetede yayınlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin ONAYINA sunulur.

BUNLARIN HİÇ BİRİ YAPILMADIĞI İÇİN OLAĞANÜSTÜ HAL KANUNU UYGULANAMAZ! Ama yine de bakalım

Salgın hastalık ve doğal afet halinde alınacak tedbirleri Olağanüstü Hal Kanunu m. 9 düzenlemektedir. Bugüne kadar alınan tüm tedbirler, bu maddede sayılanlardır. ANCAK, olağanüstü hal ilan edilmediği için Olağanüstü Hal Kanunu’nun UYGULANMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR!

Olağanüstü Hal Kanunu’nda yazılı tedbirlerin alınması, olağanüstü hal ilan edilmediği için mümkün değildir. Kanundaki tüm tedbirleri meşru görsek de, bu tedbirler arasında genel sokağa çıkma yasağı uygulama yetkisi bulunmamaktadır.

SONUÇ:

A) Alınan tedbirlerin hiç birisi hukuka uygun değildir. 

B) Tedbir niteliğinde alınan kararların hiçbirisi yetkili merci tarafından alınmamıştır.

C) Tedbirler olarak yapılan idari işlemlerin hepsi yetki, sebep ve amaç yönünden hukuka aykırıdır.

D) Alınan tedbirler Anaysal ve yasal sınırları aşmıştır.  

E) Tedbirlere uyulmadığı için verilen tüm idari para cezaları veya alınan idari kararlar veya alınan idari tedbirler HUKUKA AYKIRIDIR! 

NOKTA!

Bazı yerlerde hataen İller Kanunu yazmışım. Doğrusu, İl İdaresi Kanunu olacak. Düzeltir. Özür dilerim.

kaynak: https://twitter.com/avmehmetkoksal/status/1264150607679623168

Türk Hukukunda Aydınlatılmış Onam

Türk Hukukunda Aydınlatılmış Onam

İnsanının yaşama hakkı ve vücut bütünlüğü en temel haklardan olup, bu konuda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere birçok uluslararası düzenleme ve iç hukuk düzenlemesi mevcuttur. İç hukukumuzda bu konuda en önemli düzenleme olan Anayasanın 17/2 maddesi ile insan vücuduna yapılacak müdahalenin sınırları açıkça belirtilmiştir. Buna göre 

“Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.”

Tıbbı müdahalenin hukuka uygun olarak gerçekleştirilmesi için bir kısım unsurları bulunmaktadır.

Bunlar;

1.) Tıbbi müdahale yetkili kili tarafından yapılmış olmalıdır.

Türk Hukukunda kabul edilmiş şekli ile, tıbbi müdahaleyi yapan kişinin bir kısım istisnalar hariç olmak üzere hekim olması gerekmektedir. Bu hususa ilişkin 1219 Sayılı Kanun’un 1. maddesinde açık bir ifade ile, tıp mesleğinin icrası için tıp fakültesi mezunu olmak şartı aranmıştır. Yine aynı kanunda diş müdahaleleri için de diş hekimi olunması gerektiği belirtilmiştir. Görüldüğü üzere genel itibariyle tıbbi müdahalede bulunma yetkisi hekimlere ait olmakla birlikte bir kısım tıbbi müdahaleler hekimin denetim ve gözetiminde yardımcı sağlık personeli tarafından da yapılabilmektedir. Haricen, bir kısım müdahaleler de hekim dışındaki sağlık personeli tarafından bizzat yapılmaktadır. Tıbbi müdahalelerde bulunan sağlık personellerinin ise hangi konularda yetki sahibi oldukları ise yasal mevzuatımızda ayrıntıları ile belirtilmiştir.

Sağlık personeli olmayan kişiler tarafından yapılan ve yasal mevzuat tahtında sayılmış olunan istisnalar dışında kalan tıbbi müdahalelerde ise 1219 S.K. md. 25 ve TCK’nın taksirle yaralama veya öldürmeye ilişkin hükümleri birlikte uygulanacaktır.

2.) Tıbbi müdahalede bulunabilmek için zorunluluk (endikasyon) bulunması gerekmektedir.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygun bir hale gelmesi için, kişiye yapılan müdahalenin tıp bilimi tarafından ortaya konan verile göre zorunlu bir müdahale olması zorunludur. Tıp literatüründe “endikasyon” olarak açıklanan bu kavram, hastada belirli bir tedavi veya müdahale uygulanmasına karar verilmesini gerektiren durum ya da belirti anlamına gelmektedir[1]. Tıbbi müdahalede bulunmak için tıbbi zorunluluğun bulunması zorunluluğu hususu, bilhassa Anayasanın 17. maddesi olmak üzere Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi ve Hasta Hakları Yönetmeliğinde de açıklanmıştır. Endikasyon şartı, tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getiren bir unsur olması sebepli her durumda varlığı ehemmiyetle araştırılmalıdır. Zira tıbbi gereklilik bulunmaması durumunda yapılacak olan müdahale haksız olacak ve doğal olarak da ceza hukuku anlamında kasten yaralama/öldürme/görevi kötüye kullanma suçları gündeme gelebilecektir. Haricen ise özel hukuk bağlamında tazmin sorumluluğuna yol açabilecektir.

3.) Tıbbi müdahalede bulunulmadan evvel kişinin aydınlatılmış onamının alınması gerekmektedir.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olması için aranacak bir diğer unsur ise, hastanın, yapılacak tıbbi müdahaleye rıza göstermiş olmasıdır. Bu zorunluluk yasal mevzuatımızda da birçok yerde tekrarlanmak suretiyle dile getirilmiştir.

Pratikte, aydınlatılmış onam, “riskleri, yararları ve alternatifleri ile alternatiflerin de risk ve yararlarını kapsayan tedavi uygulamasının, hekim tarafından yeterli düzeyde ve uygun şekilde açıklanmasından ve hasta tarafından hiçbir tereddüde yer kalmayacak şekilde anlaşılmasından sonra, tıbbi tedavinin ya da uygulamanın hasta tarafından gönüllülükle kabulü” olarak tanımlanmaktadır[2].

Doktrinde ekseriyetle aydınlatılmış onamın temel dayanağının Anayasa da belirtilen onura, özgürlüğe, yaşam ve vücut bütünlüğü hakkına saygı ve koruma yükümlülüğü öngören temel değerlerden geldiği belirtilmektedir. Lakin Hasta Hakları Yönetmeliğinde 08.05.2014 Tarihinde yapılan değişiklikler ile artık bu bir hak değil zorunluluk haline gelmiştir.

Aydınlatılmış onamın hukuksal dayanağı sadece sağlık hukukuna değil tüm vekâlet sözleşmelerini kapsayan bir içeriğe sahiptir. Hekim-hasta arasında meydana gelen vekâlet sözleşmesi ve bu sözleşmeden kaynaklanan basiretli bir vekil gibi hareket etme borcu kapsamında hekim hastasını “bilgilendirmek” yükümlülüğü altındadır. Zira vekil edenin sağlığı ile ilgili kararlar alabilmesi için öncelikle bu konuda iradesinin oluşması gereklidir. Bu bahisle de Vekil (hekim), vekil edenin (hastanın) sağlıklı karar alabilmesi için onu teşhis ve tedavi, riskler, vs. hakkında aydınlatmaldıır. Karar verme yetkisini artık rızası aydınlanmış olan vekil edene bırakır. Hekim, vekâlet sözleşmesinin genel özelliği olarak sonucu taahhüt etmez ve gerekli dikkat ve özeni göstermek koşulu ile meydana gelen olumsuz sonuçlardan da sorumlu olmaz.

Hekim ile hasta arasında yapılan vekalet sözleşmesi gereği hekim her türlü kusurundan sorumlu olur ve bu bahisle de meydana gelen kusur oranına göre tazminattan indirim yapılması mümkün olmaz. Lakin hastanın zararın oluşumunda veya artmasında etkisi varsa tazminattan indirim yapılabileceği gibi olayın özellikleri göz önüne alınarak takdiri bir indirim de yapılabilir. Yüksek mahkeme tarafından verilmiş olunan birçok kararda; “hekimin göstereceği dikkat ve özenin kriterini, orta seviyede tedbirli bir doktorun aynı hal ve şartlar altında göstereceği mutad ihtimam ve özen olarak belirlemiş, ayrıca sadece mesleki değil genel hayat tecrübelerine de uygun hareket etmek zorunda olduğu belirtilmiştir. Hekim acil durumlarda dahi gerekli dikkat ve özeni göstermekle yükümlüdür.”

Aydınlatmanın ispatı konusunda Hasta Hakları Yönetmeliğinde 08.05.2014 Tarihinde yapılan değişiklikle md. 28 de Rıza’nın geçerliliğinin şekle bağlı olmadığı belirtilmiş olmakla birlikte, md. 26 da “Mevzuatta öngörülen durumlar ile uyuşmazlığa mahal vermesi tıbben muhtemel görülen tıbbi müdahaleler için sağlık kurum ve kuruluşunca 15 inci maddedeki bilgileri içeren rıza formu hazırlanır.” hükmü ile aydınlatmanın ispat şekli konusunda düzenleme yapılmıştır. Kişinin rızasının aydınlatılmış olarak alındığının kabulü için her olayı ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Zira tıbbi müdahalenin niteliği, şekli, kişilerin durumu gibi birçok kritere bağlı olarak aydınlatmanın kapsamı ve ispat yükü de haliyle değişkenlik gösterebilmektedir. Aydınlatılmış rıza ve rızanın varlığı konusunda İspat meselesinde dikkat edilecek temel nokta “ilk görünüş ispatı” ve “hayatın olağan akışı” kavramlarıdır.

“Aydınlatılmış Onam” başlıklı Hekimlik Meslek Kuralları md. 26/1 ve 08.05.2014 Tarihli Düzenleme ile Değişik Hasta Hakları Yönetmeliğinin “Bilgilendirmenin Kapsamı” başlıklı 15. Maddesine göre; Hekim hastasını şu konularda aydınlatmakla yükümlüdür:

• Sağlık durumu ve konulan tanı, hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği,

• Tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, Önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri 

• Muhtemel komplikasyonları, 

• Hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar

• Diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, 

• Gerektiğinde aynı konuda tıbbi yardıma nasıl ulaşabileceği. 

Aydınlatmanın kapsamı uygulamada da bir hayli genişletilmiş ve mevzuatta bulunmayan birçok hüküm ilave edilmiştir.  Emsal olarak; yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna uygun olmalı, hasta tarafından anlaşılabilir olmalıdır, hastanın dışında bilgilendirilecek birileri olacak ise bu kişiler de bizatihi hasta tarafından belirlenmelidir. 

Sağlıkla ilgili her türlü müdahale kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı  ile yapılabilecektir. Alınan rıza baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa haliyle bu rıza geçersiz olacaktır. Uygulamada ispat açısından genellikle “aydınlatılmış onam formu” diye anılan formlar ile hastalar aydınlatılmaktadır. Lakin bu şekilde yapılan bir işlem olayın özelliğine göre sorumluluktan kurtulmaya her zaman yeterli olmamaktadır.  Yargıtay, konuyla ilgili içtihatlarında, ameliyat için alınmış rızanın aydınlatılmış rıza olduğunu göstermeyeceğini belirtmiştir. Kararlarda, “hekimin müdahale sırasında ameliyat tekniğinin, halin icaplarının gerektiği tüm önlemleri alması gerektiği, bu tip sonuçlar nadirde olsa görülebilecekse hastayı aydınlatıp uyarması ve onun rızasını mutlak surette alması gerektiği, rizikolar ve muhtemel komplikasyonlar konusunda hastanın yeterince aydınlatıldığı ve buna rağmen ameliyata bilerek rıza gösterildiğinin davalı hekimce ispatlanmasının gerektiği ve fakat ispatlanamadığından hukuken geçerli bir rızadan söz edilemeyeceği” belirtilmiştir.

Hasta Hakları Yönetmeliğinde hasta hakkı olarak belirtilen rıza ve hastanın aydınlatılması, diğer yandan sağlık personeli veya hekim için de bir yükümlülük şeklinde belirtilmiştir. Özel durumlar haricinde hasta, “sağlık durumu hakkında kendisine veya ailesine veya yakınlarına bilgi verilmemesini isteyebilir. Ancak bu durumda hastanın kararı yazılı olarak alınır.” (Hasta Hakları Yönetmeliği md. 20).

Aydınlatma, “bizatihi hastaya” yapılır. Rızanın alınması konusunda belirtilen küçüklük, kısıtlılık hallerinde de yine aydınlatma bu kişilerin yasal temsilcilerine yapılır. Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24.maddesine göre “Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır…Kanuni temsilci tarafından rıza verilmeyen hallerde, müdahalede bulunmak tıbben gerekli ise, velayet ve vesayet altındaki hastaya tıbbi müdahalede bulunulabilmesi; Türk Medeni Kanununun 346 ncı ve 487 inci maddeleri uyarınca mahkeme kararına bağlıdır… Hastanın rızasının alınamadığı hayati tehlikesinin bulunduğu ve bilincinin kapalı olduğu acil durumlar ile hastanın bir organının kaybına veya fonksiyonunu ifa edemez hale gelmesine yol açacak durumun varlığı halinde, hastaya tıbbi müdahalede bulunmak rızaya bağlı değildir. Bu durumda hastaya gerekli tıbbi müdahale yapılarak durum kayıt altına alınır…”. Rıza, Yönetmeliğin 25. maddesi uyarıca kanuni zorunluluklar dışında geri alınabilir. Hasta Hakları Yönetmeliğindeki düzenlemeler ve Türk Medeni Kanun’un 10, 11, 12 ve 124. Madde hükümleri birlikte değerlendirildiğinde genel olarak 18 yaşını doldurmuş ve hakkında kısıtlılık kararı olmayan herkesin olağan durumlarda rızasını kendisinin kullanacağı; Ancak istisna olmakla beraber evlenme ile ve mahkeme kararı ile bu yaş sınırının 17, 16 veya 15 yaşını doldurmuş olanlara da verilebileceği görülmektedir. Aydınlatmayı yapacak olan da yine kural olarak bizatihi hekimdir. Hekim, aydınlatma görevini yalnızca başka bir hekime devredebilir. Aydınlatma görevini devrettiği bu halde de asıl hekimin aydınlatmadaki eksik ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğu devam edecektir. Tıbbi müdahale sırasında birden fazla hekim yer alıyorsa aydınlatma, müdahaleyi yürüten ekibin başında bulunan hekim tarafından yapılacaktır. Haricen, tıbbi müdahalede anestezi uygulanacaksa, ayrıca anestezi hekiminin de aydınlatma yapması zaruridir. Diğer yandan hekimin, hastanın üzerinden yıkıma yol açacak veya hastalığı arttıracak bir durumla karşılaşması halinde, bu husustaki teşhisini açıklayıp açıklamamak, hasta veya yakınlarına bilgi verip vermemek konusunda insiyatifi de bulunmaktadır. (Hasta Hakları Yönetmeliği md. 19). 

Uygulamada aydınlatma, tedavi aydınlatması ve otononom aydınlatması ve risk aydınlatması olarak üçe ayrılmaktadır. Tedavi aydınlatması, hastanın rızasını almaya yönelik olmayan, onu tıbbi müdahalenin gerekliliği konusunda bilgilendirmek ve tedavinin başarısı veya sağlığına yönelik tehlikelerin önlenmesi için belirli davranış şekillerine uyması konusunda uyarma içerikli aydınlatma türüdür. Otonom aydınlatması ise hastanın kendi kaderini bilerek ve isteyerek tayin etmesine fırsat verilmesi için gereken aydınlatmanın yapılmasıdır. Hekim tarafından hastaya, teşhis ve tedavi süreci, kabul görmüş alternatif tedavi yolları, müdahaleyi reddetmesi halinde karşılaşacağı durumlar anlatılmalıdır. Risk aydınlatması, tıbbi müdahalenin icrasında gerekli dikkat ve özenin gösterilmesine rağmen, bu tıbbi müdahaleye bağlı olarak meydana gelmesi muhtemel ve önlenmesi tıp biliminin verilerine göre kesin olmayan kalıcı yahut geçici yan etkiler konusunda hastanın aydınlatılmasıdır. 

Komplikasyon tıbbi müdahalenin gerekli olduğu hallerde hekim tarafından gerekli dikkat ve özenin gösterilmesine rağmen meydana gelen istenmeyen neticelerdir. Komplikasyon durumlarında hekim elinden gelen tüm dikkat ve özeni göstermiş ve bu durumun gerçekleşme ihtimali de hastaya önceden bildirilmiş olmalıdır. Eğer tıbbi müdahalenin olası komplikasyonu sonucu hasta zarar görmüş ise ancak bu komplikasyonun gerçekleşme ihtimali konusunda gerekli aydınlatma hastaya yapılmamış ise hekim, aydınlatma yükümlülüğünü ihlal etmesi sebebi ile sorumlu hale gelecektir. 

Tıbbi müdahale seyrinde ve özellikle ameliyatlarda, devam eden ameliyattan başka bir ameliyat daha yapılması zorunlu olabilmektedir. Bu tip durumlarda hukuka uygunluk sebebi olarak doktrinde “varsayılan rıza” kavramına dayanılmaktadır. Buna göre, hastanın önceki rızası esas alınarak ya da kişiliğini esas alarak hekim rızasını belirler ve müdahale diğer koşullarında varlığı ile hukuka uygun hale gelir. Nitekim Hasta Hakları Yönetmeliğinde 08.05.2014 Tarihinde yapılan düzenleme ile değişik md. 24/5 e göre de “Tıbbi müdahale sırasında isteğini açıklayabilecek durumda bulunmayan bir hastanın, tıbbi müdahale ile ilgili olarak önceden açıklamış olduğu istekleri göz önüne alınır.” Hükmü getirilmiş ve hastanın önceki olaylara dayanılarak muhtemel iradesinin ön planda tutulması gerektiği belirtilmiştir. 


Av.Sibel Dolgun

[1] A. Özpınar, Özel Tıbbi Müdahaleler, Sağlık Hukuku İleri Eğitim Programı Ders Notları, Türkiye Barolar Birliği, Ankara 2014, s. 9.

[2] Petek/Gürbüz, s. 61

KAYNAK:https://www.hukukihaber.net/turk-hukukunda-aydinlatilmis-onam-makale,8928.html

Aşı Dayatması Hukuka Aykırıdır

Aşı Dayatması Hukuka Aykırıdır

Sağlık hakkı bir bütün olarak fiziksel, ruhsal ve sosyal esenlik durumunu ifade eder. Demokratik hukuk devletinin bir gereği olarak insanların vücut bütünlüğüne, temel hak ve özgürlüklerine saygı duymak ve bu saygınlığı olumsuz etkileyecek her türlü iş ve eylemden kaçınmak, devlet yetkililerinin en temel vazifesidir. İnsanın önceliği ilkesi gereği bireyin menfaatleri ve refahı, bilimin veya toplumun menfaatlerinin üstündedir. (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi m.2)

Anayasamızın 17. maddesi sağlık hakkını, kişinin dokunulmazlığı ile maddi ve manevi varlığıyla birlikte ele almıştır. Anılan hükme göre herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Ayrıca “tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz, rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz” denilerek kural olarak kişilerin kendi bedenleri üzerinde karar verme yetkisine sahip oldukları kabul edilmiştir. (2709 s. Anayasa m.17) Bu nedenle herhangi bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun olabilmesi için hastanın aydınlatılması ve rızasının alınması zorunludur. Hastanın yeterince bilgilendirilmediği ve rızası alınmadan yapılan her türlü tıbbi müdahalenin hukuka aykırı olacağı tartışmasızdır.

Biyoloji ve tıp alanındaki gelişmelerin, teknolojik gelişmelerle birlikte baş döndürücü bir hıza ulaştığı çağdayız. Bununla birlikte biyoloji ve tıbbın kötüye kullanıldığı durumlarda insan onurunun zedelendiğini, bu nedenle insana sadece insan olması nedeniyle saygı gösterilmesi gerektiğini ifade etmekte fayda görüyorum. Toplumun tüm üyelerine haklarını ve sorumluluklarını hatırlatmak, sağlık hakkının kullanılmasında ortaya çıkabilecek sorunlarla ilgili kamuoyunu önceden bilgilendirmek Anayasa dâhil gerek ulusal mevzuatın gerekse de İnsan Hakları ve Biyotıp alanında hüküm altına alınan uluslararası sözleşmelerin bir gereğidir.

Sağlık hakkı bir bütün olarak fiziksel, ruhsal ve sosyal esenlik durumunu ifade eder. Demokratik hukuk devletinin bir gereği olarak insanların vücut bütünlüğüne, temel hak ve özgürlüklerine saygı duymak ve bu saygınlığı olumsuz etkileyecek her türlü iş ve eylemden kaçınmak, devlet yetkililerinin en temel vazifesidir. İnsanın önceliği ilkesi gereği bireyin menfaatleri ve refahı, bilimin veya toplumun menfaatlerinin üstündedir. (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi m.2)

Kişi özerkliği ve kişinin kendi kaderini belirleme hakkı kapsamında herhangi bir tedaviyi kabul veya ret etmek tamamen kişisel iradeye bağlıdır. Hiç kimseye rızası alınmaksızın tıbbi müdahalede bulunulamaz. Teşhis edilen bir hastalığın tedavisine başlanması, tıbbi müdahalelerin yapılabilmesi kişinin aydınlatılmış onamına bağlıdır. Bu nedenle herhangi bir hastalığın tedavisi veya herhangi bir aşılama yapılmadan önce kişiye, teşhis edilen hastalık hakkında her türlü bilgi verilmeli, yapılması düşünülen tedavinin niteliği, kullanılacak ilaçların veya aşıların türü, yan etkileri ve buna benzer her türlü konuda hasta aydınlatılmalıdır. Bu aşamadan sonra bile müdahalenin yapılması kişinin (hastanın) açık rızasına bağlıdır.

Sağlık hakkı temel haklardandır. Bir hakkın temel hak olarak nitelendirilmesi, o hakkın vazgeçilemez, ertelenemez ve devredilemez olmasıdır. Sağlık hakkı pozitif yönüyle herhangi bir hastalığa karşı kişinin tedavi olmak istemesini, tedavi olurken rızasının alınmasını, tedavinin yan etkileri hakkında önceden bilgilendirilmesini, tedavi esnasında tabip seçebilmesi gibi çeşitli haklara sahip olmasını ifade ederken, negatif yönüyle kişinin tıbbi müdahaleyi reddetme hakkını ifade eder. Tedavinin henüz başlamamış olması veya belirli bir aşamaya kadar ilerlemiş olması bireyin tedaviyi ve/veya tıbbi müdahaleyi reddetme hakkını ortadan kaldırmaz. Her aşamada kişi bu hakkını özgürce kullanabilir.

Toplum sağlığının korunmasında aşılar önemli bir rol oynar. Hiç kuşkusuz bilimsel aşamalardan geçmiş, deney ve gözlemlerle ilgili süreci tamamlanmış olan her aşı bireyi ve dolaylı olarak toplum sağlığını koruyamaya yardımcı olacaktır ancak son dönemde ortaya çıkan ve ne olduğuyla ilgili henüz tatmin edici bilimsel bir açıklama bulunmayan Covid-19 hastalığının ve bu hastalık için üretilen aşının yasal zorunluluklarla kişilere dayatılması hukuka aykırıdır. Henüz etkililiği ve güvenilirliği bilimsel olarak kanıtlanmayan, yan etkileri bilinmeyen bir aşının Covid-19 hastalığına karşı kullanılması, ilgili aşı için Acil Kullanım Onayı verilmesi ve topluma dayatılması demokratik hukuk rejimlerine ağır bir darbedir.

Zorunlu maske uygulaması, sosyal mesafe söylemi ve sürekli sokağa çıkma yasağının uygulanması temel insan haklarına ve özgürlüklerine müdahaledir. Maskenin veya sosyal mesafenin virüsten koruduğuna dair bilimsel bir ispat varsa kamuoyuna derhal açıklanmalıdır. Aksi takdirde idarenin hukuka aykırı olan bu işlem ve eylemleri nedeniyle önümüzdeki günlerde gerekli hukuki süreçler tarafımdan başlatılacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

AV. KASIM KARADAŞ

KAYNAK: http://www.kasimkaradas.com/?Syf=26&Syz=730871&%2FA%C5%9F%C4%B1-Dayatmas%C4%B1-Hukuka-Ayk%C4%B1r%C4%B1d%C4%B1r